Ana içeriğe atla

Kayıtlar

Mayıs, 2026 tarihine ait yayınlar gösteriliyor

kemal kılıçdaroğlu

Diyor ki; “arınmamız lazım” sözde kendisi çok temizmiş ya… Tüm hayatı boyunca sadece iyilik yapmış biri gerçekten iyi midir? Hiç kötülük yapmamış biri gerçekten iyi midir? Gerçek iyi gerektiğinde iyilik için kötülük yapabilendir. Sırf sen ellerini kirletmeyeceksin diye masum insanlar cehennemde yanıyor. Bu senin temiz olduğun anlamına gelmiyor bu senin bencil olduğun anlamına geliyor. Masum insanlar cehennemde yanarken ben iyi olmayı bırakıp elimi pisliğe daldırınca kötü mü oluyorum? Yoksa fedakar mı?! Sen üstünü başını temiz tut aman kirlenmesin ellerin! Kuralların herkes için eşit işlemediği bir dünyada yaşıyoruz. Bazıları için hukuk vardır; bazıları için ise hukuk, yalnızca başkalarına uygulanacak bir araçtır. Bir taraf en küçük hatasında cezalandırılırken, diğer taraf neredeyse sınırsız bir özgürlüğe sahiptir. Böyle bir düzende rekabet adil değildir; zarlar en başından hilelidir. İşte bu yüzden insan kendine şu soruyu sormaya başlar: Böyle bir ortamda ahlaklı kalmak gerçekten erdem...

Türkiye’de Kürtlere Ayrımcılık Var mı?

Bugün dünyada “ayrımcılık” denildiğinde akla gelen en çarpıcı örneklerden biri, uzun yıllar boyunca Amerika Birleşik Devletleri’nde siyahi insanlara uygulanan sistematik ayrımcılıktır. Siyahiler sadece toplum içinde hor görülmüyor, aynı zamanda yasalarla da ikinci sınıf insan muamelesine maruz bırakılıyordu. Örneğin Amerika’da bir dönem siyahilerle beyazlar aynı otobüs koltuklarında oturamıyordu. Siyahiler, beyazlara yer vermek zorundaydı. Rosa Parks isimli siyahi bir kadın, otobüste yerini beyaz bir yolcuya vermeyi reddettiği için tutuklandı ve bu olay Amerikan tarihine geçti. ( britannica.com ) Amerika’daki “Jim Crow” yasaları; siyahiler ile beyazların okullarını, restoranlarını, tuvaletlerini, otobüslerini hatta içme suyu çeşmelerini bile ayırıyordu. Siyahiler birçok yerde “Whites Only” yazılarıyla karşılaşıyordu. ( pbs.org ) İşte gerçek ayrımcılık budur. İnsanın kökeni veya ten rengi nedeniyle toplumdan ve devletten sistematik biçimde dışlanmasıdır. Peki Türkiye’de Kürtler ya ...

Dersim

 Ben Zaza kökenli, Alevi bir Türkiye Cumhuriyeti vatandaşıyım. Aynı zamanda Atatürkçü ve Cumhuriyet değerlerine bağlı biriyim. Bu yüzden Dersim olaylarına bakışım, ne tamamen inkâr edenlerin ne de her şeyi tek boyutlu anlatanların bakışıyla aynı değil. Dersim’de 1937-1938 yıllarında çok acı olaylar yaşandığı bir gerçektir. İnsanlar öldü, aileler dağıldı, sürgünler yaşandı. Bunun toplum hafızasında derin yaralar bırakması son derece doğaldır. Ancak benim itiraz ettiğim nokta şudur: Bu olayların yalnızca “Zaza ve Alevi olduğumuz için yapılmış ırkçı bir katliam” şeklinde anlatılması, tarihin tamamını açıklamaya yetmiyor. Cumhuriyetin ilk yılları oldukça sert ve kaotik yıllardı. Yeni kurulmuş bir devlet vardı ve devlet, merkezî otoriteyi sağlamak için birçok isyana sert şekilde müdahale ediyordu. Dersim olaylarını değerlendirirken aynı dönemde yaşanan Menemen Olayı’nı da görmek gerekir. 23 Aralık 1930’da İzmir’in Menemen ilçesinde gerçekleşen Menemen Olayı, Cumhuriyet tarihinin en önem...

Sınav

 Tanrı’ya inanan insanlarla ateistler arasında geçen en klişe tartışmalardan biri şudur: “Üzerinde oturduğun basit bir sandalyenin bile bir ustası var. Peki bu devasa ve muhteşem kâinatın nasıl bir ustası olmaz?” Ben ise şunu soruyorum: Hayat gerçekten bir sınav mı?   Ve eğer hayat bir sınavsa, sınanan gerçekten biz miyiz?   Yoksa ustanın yetenekleri mi sınanıyor? Diyelim ki mühendislik harikası bir süper araba yaptık ve onu test sürüşüne çıkardık. Bu test sırasında yaşanan sorunlar arabanın suçu mudur, yoksa onu tasarlayan mühendislerin mi? Sınanan biz değiliz. Tanrı kendini sınıyor. Bizler Tanrının kuklalarının içine hapsolmuş tutsak ruhlarız. Tabi eğer sınanan bizsek, tanrıyı biz oluşturuyoruz demektir. Yani yine sınanan tanrıdır.

Devletin serveti nedir?

Devletlerin gerçek gücü çoğu zaman yalnızca altın rezervi, petrolü ya da kasasındaki para değildir; insan kaynağıdır. Tarihte savaşlardan sonra tamamen yıkılmış ama halkının üretim gücü sayesinde yeniden ayağa kalkmış birçok ülke var. Örneğin Japonya ve Almanya, büyük yıkımlardan sonra yeniden ekonomik dev haline gelebildi. Çünkü eğitimli nüfus, çalışma kültürü, üretim kapasitesi ve toplumsal organizasyon devam ediyordu. Ama düşüncenin daha dengeli ve güçlü olması için küçük bir düzeltme gerekir: Millet tek başına yeterli olmayabilir. Hukuk, güven, kurumlar, eğitim ve toplumsal düzen de gerekir. Çünkü çok güçlü ve kalabalık toplumlar bile kötü yönetim, iç savaş veya güvensizlik yüzünden uzun süre toparlanamayabiliyor. Bu yüzden fikir şu hale gelince daha sağlam olur: “Bir devletin gerçek serveti yalnızca parası değil; milleti, üretim gücü, bilgisi ve kurumlarıdır. Hazine boşalsa bile bunlar ayakta kaldığı sürece devlet yeniden ayağa kalkabilir.” Hükümet batar. Devlet ve millet...

Tanrı

  https://youtu.be/Dh4w9YvyRfo?si=2pa3lpM32qM7h-24 Bir sahne izledim. Bir adam, sadece bir kalemi posta kutusunun üzerine bırakıyor. Dışarıdan bakınca önemsiz bir hareket gibi görünüyor. Ama o adam, ardından başlayacak olaylar zincirini hesaplıyor. Zincirin sonunda bir kadının öleceğini biliyor. Bu bana Tanrı’nın ya da kolektif bilinç dediğimiz şeyin çalışma biçimini düşündürdü. Belki de ilk hamle görünmez bir yerde başlıyor: bir rüyada, bir histe, insanın içine bırakılmış küçücük bir duyguda… Sen uyandığında ise olaylar silsilesi başlıyor. Ve sonunda doğum, ölüm ya da olması gereken her neyse, tam da olması gerektiği gibi gerçekleşiyor. Belki üzerimizde dolaşan bedensiz bir bilinç var. Belki biz, anlamını tam kavrayamadığımız büyük bir düzenin içindeyiz. Rüyalarda bazen geleceği görüyormuş gibi hissetmemiz de bundan. Ama görsek bile değiştiremiyoruz. O zaman insan kendine şu soruyu soruyor: “Değiştiremeyeceksem bunu görmenin anlamı ne?” Belki de cevap, teslimiyet. ...