Bugün dünyada “ayrımcılık” denildiğinde akla gelen en çarpıcı örneklerden biri, uzun yıllar boyunca Amerika Birleşik Devletleri’nde siyahi insanlara uygulanan sistematik ayrımcılıktır. Siyahiler sadece toplum içinde hor görülmüyor, aynı zamanda yasalarla da ikinci sınıf insan muamelesine maruz bırakılıyordu.
Örneğin Amerika’da bir dönem siyahilerle beyazlar aynı otobüs koltuklarında oturamıyordu. Siyahiler, beyazlara yer vermek zorundaydı. Rosa Parks isimli siyahi bir kadın, otobüste yerini beyaz bir yolcuya vermeyi reddettiği için tutuklandı ve bu olay Amerikan tarihine geçti. (britannica.com)
Amerika’daki “Jim Crow” yasaları; siyahiler ile beyazların okullarını, restoranlarını, tuvaletlerini, otobüslerini hatta içme suyu çeşmelerini bile ayırıyordu. Siyahiler birçok yerde “Whites Only” yazılarıyla karşılaşıyordu. (pbs.org)
İşte gerçek ayrımcılık budur.
İnsanın kökeni veya ten rengi nedeniyle toplumdan ve devletten sistematik biçimde dışlanmasıdır.
Peki Türkiye’de Kürtler ya da Zazalar böyle bir ayrımcılığa maruz kalıyor mu?
Türkiye’ye baktığımızda ortaya tamamen farklı bir tablo çıkıyor.
Kürt vatandaşlar bu ülkede asker olabiliyor, polis olabiliyor, hakim olabiliyor, savcı olabiliyor, milletvekili olabiliyor, bakan olabiliyor, başbakan olabiliyor. Hatta cumhurbaşkanı olabilmelerinin önünde anayasal ya da toplumsal bir engel bulunmuyor.
Sadece devlet kadrolarında değil, siyasetin her alanında da temsil ediliyorlar. Bugün Türkiye’nin iki büyük siyasi partisi olan Adalet ve Kalkınma Partisi ve Cumhuriyet Halk Partisi içerisinde de çok sayıda Kürt vatandaş görev alıyor. Her iki partide de Kürt belediye başkanları, milletvekilleri ve belediye meclis üyeleri bulunuyor.
Bu durum bize önemli bir gerçeği gösteriyor:
Eğer bir halk sistematik olarak dışlanıyor olsaydı, hem iktidar kanadında hem de muhalefet kanadında bu kadar güçlü şekilde temsil edilmesi mümkün olmazdı.
Türkiye’nin batısında milyonlarca Kürt ve Zaza vatandaş yaşamaktadır. İstanbul, İzmir, Bursa, Antalya gibi şehirlerde insanlar rahatça iş kurabiliyor, şirket açabiliyor, ruhsat alabiliyor, ticaret yapabiliyor. Eğer bir halk sistematik olarak dışlanıyor olsaydı, ülkenin her yerinde ekonomik olarak bu kadar güçlü hale gelemezdi.
Bugün Türkiye’de inşaat, taşımacılık, ticaret ve sanayi sektörlerinde çok sayıda başarılı Kürt iş insanı bulunmaktadır. Özellikle müteahhitlik sektöründe Kürt kökenli insanların yoğunluğu dikkat çekmektedir.
Burada çok basit ama önemli bir soru ortaya çıkıyor:
“Haklarının sınırlandırıldığı bir ülkede insan nasıl zengin olabilir?”
Gerçek anlamda baskıya uğrayan toplumlar ekonomik olarak büyüyemez, devlet mekanizmasında yükselemez, ülkenin her yerine yayılıp ticaret yapamaz. Eğer insanlar hiçbir engelle karşılaşmadan yatırım yapabiliyor, şirket kurabiliyor, servet elde edebiliyorsa; bu durum ortada sistematik bir ayrımcılık olmadığını gösterir.
Elbette Türkiye’de kötü insanlar yok mudur?
Irkçı söylemlerde bulunan, insanları kökenine göre yargılayan kişiler yok mudur?
Vardır.
Ama birkaç kötü insanın davranışıyla bir milleti ya da bir devleti aynı kefeye koymak doğru değildir.
Burada önemli bir psikolojik gerçek de vardır: İnsan zihni kötü hatıraları iyi hatıralardan daha güçlü biçimde hatırlar. İnsanlar kendilerine yapılan bir haksızlığı yıllarca unutmaz; fakat gördükleri iyilikleri zamanla sıradanlaştırabilir.
Kürt halkının hafızasında da kötü anılar, travmalar ve kırgınlıklar doğal olarak daha fazla yer edinebiliyor. Bu durum zamanla “sürekli ayrımcılık varmış” algısını besleyebiliyor. Oysa gündelik hayata bakıldığında milyonlarca Kürt vatandaşın bu ülkede eğitim aldığı, iş kurduğu, servet kazandığı, devlet makamlarında görev yaptığı ve toplumun her alanında var olduğu görülmektedir.
Ben Zaza kökenli bir Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olarak “Ne mutlu Türküm diyene” sözünü söylemekten şeref duyuyorum. Çünkü bu ülkede bana hiçbir zaman ikinci sınıf insan muamelesi yapılmadı.
Türk çocukları hangi eğitim sisteminden geçtiyse ben de o sistemden geçtim. Türk insanı hangi ekmeği yiyip hangi suyu içtiyse ben de aynı ekmeği yedim, aynı suyu içtim. Türk insanı hangi apartman dairesinde yaşadıysa ben de o apartman dairelerinde yaşadım.
Kimse beni otobüste yerimden kaldırmadı sırf Zaza olduğum için. Kimse bana ayrı bir tuvalet göstermedi. Kimse bana “sen farklısın” diyerek ikinci sınıf insan muamelesi yapmadı.
Ben Türk olarak anılmayı bir şeref olarak görüyorum. Çünkü bu ülke bana kökenimi de unutturmadı. Hem Zaza kimliğimi koruyabildim hem de Türkiye Cumhuriyeti’nin eşit bir vatandaşı olarak yaşayabildim.
Bu yüzden Türkiye’de yaşanan bazı kötü olayları bütün Türk milletine ya da bütün Türk devletine mal etmek adil değildir. Nasıl ki birkaç kötü Kürt bütün Kürt halkını temsil etmiyorsa, birkaç kötü Türk de bütün Türk milletini temsil etmez.
Türkiye’nin gerçeği; Türklerin, Kürtlerin ve Zazaların yüzyıllardır aynı sokaklarda yaşayan, aynı sofraya oturan, aynı orduda savaşan ve aynı ülkeyi paylaşan insanlar olduğudur. Ayrımcılığı büyüten şey çoğu zaman birlikte yaşanan iyi hatıraların unutulması, kötü hatıraların ise sürekli canlı tutulmasıdır.
Yorumlar
Yorum Gönder