Psikolojik rahatsızlıklar, bir grip ya da mikrop gibi insandan insana geçen fiziksel hastalıklar değildir. Fakat bu, insanların birbirinden etkilenmediği anlamına gelmez. Tam tersine, psikoloji literatürü uzun zamandır şunu söylüyor: duygular, korkular, davranış kalıpları, kaçınma biçimleri, hatta bazı bedensel şikâyetlerin ortaya çıkış tarzı bile sosyal çevre içinde yayılabilir. İnsan, yalnızca fikirleri değil, ruh hâllerini ve tepki biçimlerini de birbirinden öğrenir.
Obsesif kompulsif bozukluk da kabaca, kişinin istemsiz ve yineleyici düşüncelerle meşgul olması ve bu kaygıyı azaltmak için bazı davranışları tekrar tekrar yapmasıdır. Ulusal Ruh Sağlığı Enstitüsü, OCD’yi kontrol edilmesi zor takıntılı düşünceler ve tekrarlayıcı davranışlarla giden, günlük yaşamı bozabilen bir tablo olarak tanımlar. Bu yüzden burada önemli olan sadece “bir davranışın çok yapılması” değil; o davranışın artık insanın hayatındaki dengeyi bozacak noktaya gelmesidir.
Bir çocuk, babasına ya da annesine çok büyük saygı duyabilir. Onların konuşma biçimini, korkularını, olaylara verdiği tepkileri, öfkesini, kuşkuculuğunu ya da aşırı titizliğini fark etmeden benimseyebilir. Bilimsel çalışmalar da ebeveyn davranışlarının çocukların kaygı ve davranış örüntülerini yalnızca genetik değil, model alma yoluyla da etkileyebildiğini gösteriyor. Yani bazen miras alınan şey yalnızca göz rengi ya da yüz hattı değil; dünyaya bakış biçimi, tehdit algısı ve tepki tarzıdır.
Bu aktarım bazen o kadar görünmez olur ki kişi kendi karakteri sandığı şeyin aslında öğrendiği bir savunma biçimi olduğunu fark etmez. Babası her şeye şüpheyle bakan biri olabilir; çocuk bunu “tedbir” zanneder. Babası aşırı kontrolcü olabilir; çocuk bunu “disiplin” sanır. Babası takıntılı olabilir; çocuk bunu “hassasiyet” diye içselleştirir. Böylece davranış bozukluğu yalnızca taklit edilmez; zamanla kişiliğin parçası hâline gelir. Psikopatolojinin kuşaklar arası aktarımına dair araştırmalar, aile içinde bu tür risk örüntülerinin gerçekten taşınabildiğini gösteriyor.
Bu mesele yalnızca aileyle sınırlı da değildir. Toplum içinde de psikolojik yayılma yaşanabilir. Özellikle kapalı, gergin veya yoğun duygusal atmosfer taşıyan ortamlarda, bir kişide başlayan belirti zinciri diğerlerine de sıçrayabilir. Uçak, okul, fabrika, yatılı kurum gibi yerlerde görülen bazı vakalarda; ilk kişide başlayan baş dönmesi, mide bulantısı, nefes darlığı, halsizlik gibi belirtilerin organik bir neden bulunmadan hızla başkalarına da yayıldığı gösterilmiştir. Buna literatürde kitlesel psikojenik ya da sosyojenik hastalık deniyor. Yayılan şey virüs değil; korku, beklenti, bedensel dikkat ve kolektif gerilimdir.
Bu yüzden “bulaşıcı” kelimesi burada mecazi ama ciddi bir anlam taşır. İnsanlar birbirine yalnızca ne düşüneceğini değil, nasıl kaygılanacağını, nasıl tepki vereceğini, hangi şeyleri abartacağını da öğretir. Bir grubun korku eşiği bozulduğunda, tek bir kişinin paniği diğerlerinin bedeninde de gerçek semptomlar doğurabilir. Bu semptomlar uydurma değildir; kişi gerçekten baş dönmesi yaşayabilir, gerçekten daralabilir. Ama sebep mikrobiyolojik değil, psikososyal olur.
Benzer bir yayılımı, obsesif örüntülerde de görmek mümkündür. Burada dikkatli olmak gerekir: her hassasiyet, her düzen sevgisi, her dini bağlılık ya da her hayvan sevgisi bir hastalık değildir. Bir davranışı patoloji yapan şey, onun değerli görünmesi değil; gerçeklikle bağını koparıp insanın hayat dengesini bozmasıdır. Nitekim OCD alanındaki çalışmalar, aile bireylerinin bazen kişinin kaygı ve ritüellerine fark etmeden eşlik ettiğini; bunun da belirtileri sürdürebildiğini gösteriyor. Buna “family accommodation” denir. Yani yakın çevre, bazen tedavi edici değil, istemeden pekiştirici olabilir.
Benim dikkat çekmek istediğim nokta da tam burada başlıyor: toplumda bazen makul duyarlılık ile takıntılı örüntü birbirine karışıyor. Örneğin hayvan sevgisi elbette kıymetlidir. Sokak hayvanlarına yardım etmek, merhametin ve vicdanın göstergesi olabilir. Fakat bazı durumlarda bu sevgi, insanın kendi hayatını, sağlığını, hijyenini, ailesine karşı sorumluluklarını unutacak kadar dengesiz bir hâl alabiliyor. O anda mesele artık yalnızca sevgi değil; sınırı bozulmuş bir yönelime dönüşüyor. Bu, bütün hayvanseverleri hedef alan bir söz değildir; sadece bazı örneklerde erdem ile takıntı arasındaki çizginin kayabildiğini söylemektir.
Aynı şey ibadet alanında da düşünülebilir. Bunu özellikle saygılı ve net biçimde söylemek gerekir: ibadetine dikkat eden insanlar aşağılanacak insanlar değildir; tam tersine samimiyetle inancını yaşayan pek çok insan, ahlakı ve merhametiyle de örnek olur. Bilimsel literatür de dindarlığın birçok kişi için koruyucu, anlam verici ve ruh sağlığını destekleyici yönleri olabildiğini gösteriyor.
Ama bazı durumlarda dini pratikler de takıntısal bir forma bürünebilir. Psikoloji literatüründe buna scrupulosity denir: kişinin dini ya da ahlaki kusur işlemekten aşırı korkması, günah düşüncesine patolojik şüpheyle yaklaşması ve aşırı dini tekrarlar geliştirmesi. Yani sorun dinin kendisi değil; dini davranışın kaygı azaltan, tekrar eden, gerçeklikle bağı zayıflamış bir ritüele dönüşmesidir. Bu yüzden her ibadet ehli insanı bu başlığa sokmak yanlış olur; fakat böyle bir klinik ihtimalin varlığı da inkâr edilemez.
Benim asıl vurgum şu: bazen insanlar, şekli özün yerine koyuyor. Elini defalarca yıkadığı için temiz olduğunu sanan ama genel temizliğini ihmal eden biri gibi; bazen de ibadeti çok görünür olduğu için adil olduğunu sanan insanlar olabiliyor. Oysa iyi bir insan, hatta inanan biri açısından mesele sadece ritüeli yerine getirmek değil; gündelik hayatta adaletli, ölçülü, dürüst ve başkasının hakkını gözeten biri olabilmektir. İbadetle adaletin birbirinden kopması, tam da bu iç çelişkiyi doğurur.
Toplumda yayılan şey de çoğu zaman budur: gerçeklikle ilişkisi zayıflamış ama ahlaki üstünlük görüntüsü taşıyan davranış kalıpları. Bir kişi bunu yapar, çevresi bunu “hassasiyet” diye över, sonra başkaları da aynı tavrı benimser. Derken davranış sorgulanamaz hâle gelir. Halbuki her yoğunluk samimiyet değildir; her tekrar ahlak değildir; her görünür fedakârlık denge demek değildir. Sosyal bulaşma bazen modada, bazen korkuda, bazen öfkede, bazen de kutsal görünen takıntılarda ortaya çıkar.
Sonuç olarak, psikolojik rahatsızlıkları mikrop gibi düşünmek doğru değildir; fakat psikolojik örüntülerin sosyal olarak yayıldığını inkâr etmek de bilimle bağdaşmaz. İnsanlar birbirinden hastalık kapmayabilir; ama kaygı, korku, takıntı, kaçınma, panik ve biçimsel ahlak kalıpları kapabilir. Bu yüzden hem ailede hem toplumda şu soruyu sormak gerekir: Biz gerçekten doğru olanı mı yaşıyoruz, yoksa birbirimizin dengesizliğini normalleştirip çoğaltıyor muyuz? Bazen bir toplumun en büyük sorunu, açıkça kötü olan şeyler değil; iyiymiş gibi dolaşıma giren, ama özünde dengeyi bozan davranışların kutsanmasıdır.
Yorumlar
Yorum Gönder