İnsan, Dünya’yı çoğu zaman sadece üzerinde yaşadığı bir yer gibi düşünüyor. Üzerine şehirler kurduğumuz, sınırlar çizdiğimiz, kaynaklarını kullandığımız, bazen de hoyratça tükettiğimiz bir yer. Oysa belki en baştan beri yanlış soruyu soruyoruz. Belki asıl soru şudur: Dünya sadece yaşadığımız bir yer mi, yoksa kendi başına yaşayan bir şey mi?
Bu düşünce, ilk bakışta şiirsel ya da mistik gelebilir. Ama aslında bilim dünyasında da buna yaklaşan bir fikir var: Gaia hipotezi. Bu hipoteze göre Dünya, yalnızca canlıların üzerinde bulunduğu cansız bir taş küresi değildir. Atmosferi, okyanusları, toprağı, bitkileri, mikroorganizmaları ve tüm yaşam formlarıyla birlikte kendi dengesini koruyan dev bir sistem gibi çalışır. Yani yaşam, Dünya’nın üstünde duran bir şey değil; Dünya’nın işleyişinin bir parçasıdır.
Gaia hipotezi, Dünya’nın insan gibi düşündüğünü söylemez. Daha çok, onun bir organizma gibi davrandığını ima eder. Sıcaklık dengesi, atmosferin yaşamı mümkün kılan yapısı, okyanusların ve canlılığın birbirini etkilemesi… Tüm bunlar, gezegenin kendi içinde bir denge kurduğunu düşündürür. Bu haliyle Gaia, “Dünya yaşıyor olabilir” fikrinin bilimsel sınırlar içindeki en dikkat çekici biçimlerinden biridir.
Ama insan zihni burada durmaz.
Çünkü Dünya’nın bir canlı gibi işlediğini düşünmek başka şeydir, onun gerçekten bir canı olabileceğini düşünmek başka şey. Ya bu gezegen sadece kendini düzenleyen büyük bir biyolojik sistem değilse? Ya gerçekten bir iç hayata sahipse? Ya sessiz olması, bilinçsiz olduğu anlamına gelmiyorsa?
Bu noktada düşünce bizi başka bir kapıya götürüyor: bilinç nerede başlar? Ve daha da önemlisi, bilinç gerçekten sadece insan beyninin ürettiği bir şey midir?
Burada Carl Gustav Jung’un fikirleri devreye giriyor. Jung, insan zihninin yalnızca kişisel deneyimlerden oluşmadığını savunuyordu. Ona göre hepimizin daha derininde, bireysel olmayan ortak bir ruhsal alan vardı: kolektif bilinçdışı. Bu alan, bütün insanlıkta ortak olan arketipleri, simgeleri, kadim korkuları, kutsal imgeleri ve ortak ruhsal kalıpları barındırıyordu. İnsanlar birbirlerinden habersiz olsalar bile benzer rüyalar görebiliyor, benzer semboller üretebiliyor, benzer tanrı tasavvurlarına ulaşabiliyordu.
Bu bile başlı başına sarsıcı bir fikirdi. Çünkü bu, insan zihninin tamamen bireysel olmadığını gösteriyordu. Ama belki daha da sarsıcı olan soru şudur: Ya kolektif bilinçdışı sadece insanlığa ait değilse?
Ya bu ortak ruhsal alan, insanların ürettiği bir şey değilse? Ya biz onu oluşturmuyor, sadece ona temas ediyorsak? Belki de insan beyni, sanıldığı gibi zekânın ve ruhsal derinliğin kaynağı değildir. Belki beyin, akciğerin havayı işlemesi gibi, daha büyük bir bilinç alanını algılayan ve biçimlendiren bir organdır. Yani düşünceyi yaratan değil, onu alan bir yapı olabilir.
“Beynim yalnızca bir alıcıdır. Evren’de, bilgi, güç ve ilham aldığımız bir kaynak vardır. Ben bu kaynağın sırlarını çözemedim; ama onun var olduğunu biliyorum.” Nicola Tesla
Böyle bakınca kolektif bilinçdışının bizim tarafımızdan yaratılmadığı düşüncesi güçleniyor. Çünkü insan, çoğu zaman kendi içinden geldiğini sandığı şeylerle karşılaşırken bile sanki kendisinden büyük bir kaynağa dokunur. Rüyalar, sezgiler, arketipler, tekrar eden semboller, dinler, mitler, ortak korkular, ortak kurtuluş imgeleri… Belki bunlar insanın uydurduğu şeyler değil, insanın gördüğü şeylerdir.
Ve burada Gaia ile Jung birbirine bağlanmaya başlıyor.
Eğer Dünya gerçekten yalnızca cansız bir zemin değil de yaşayan bir bütünse, eğer insan bilinci de kendi içine kapalı bireysel bir üretim değilse, o zaman şu ihtimal doğar: Belki kolektif bilinçdışı insanlığa değil, daha büyük bir varlığa aittir. Belki o bilinç bulutu, bu gezegensel bütünlüğün kendisidir. Belki insan, o büyük zihnin dışında duran biri değil; onun içindeki küçük bir algı noktasıdır.
Yani belki biz bilinci üretmiyoruz.
Belki bilinç bizi kullanarak kendini seyrediyor.
Bu düşünce, insanı merkeze koyan bütün alışkanlıkları sarsar. Çünkü o zaman biz, düşünen üstün varlıklar değilizdir yalnızca. Daha büyük bir zihnin içindeki geçici ve sınırlı parçalar olabiliriz. Tıpkı bedenimizdeki hücrelerin tek başına “ben” dememesi ama hep birlikte bizi oluşturması gibi, belki insanlar da tek başlarına nihai bilinç değildir; daha büyük bir bütünün içindeki hareketli hücrelerdir.
Buradan sonra soru daha da büyür: İnsanların tarih boyunca “Tanrı” dediği şey gerçekten dışarıdaki aşkın bir varlık mıydı, yoksa içinde yaşadıkları bu büyük bilinç alanını mı farklı dillerle anlatmaya çalıştılar? Bunu kesin olarak kim söyleyebilir? Belki insanlar göğe bakıp Tanrı ararken, aslında çoktan onun içinde yaşıyorlardı. Belki dua, sezgi, rüya, vahiy, vicdan ve kutsal korku dediğimiz şeyler; sandığımız kadar dışarıdan gelen değil, içinde bulunduğumuz büyük bilinçten yükselen yankılardır.
Bunu kesin bilgi gibi söylemek mümkün değil. Ama düşünce olarak çok güçlü. Çünkü Gaia hipotezi bize Dünya’nın büyük bir canlı sistem gibi düşünülebileceğini söylüyor. Jung bize insanın zihninin bireysel olandan daha geniş bir ruhsal alana açıldığını söylüyor. Ve bu iki fikir birleştiğinde ortaya şu ihtimal çıkıyor:
Belki Dünya sadece üzerinde yaşadığımız bir yer değil.
Belki o, yaşayan bir bütündür.
Belki bilincin kaynağı da biz değiliz.
Belki biz, daha büyük bir canın içindeki küçük bilinç parçalarıyız.
O zaman doğaya zarar vermek sadece çevreyi kirletmek olmaz. Daha büyük bir bedenin dokusunu yaralamak olur. İnsan kibri de başka bir anlam kazanır. Çünkü kendini her şeyin sahibi sanan tür, belki de taşıdığı bilincin bile sahibi değildir.
Belki en baştan beri yaptığımız hata şunlardır;
Dünyanın canı olmadığını düşündük üzerinde hoyratça tepindik
Ve
Büyük bir kibirle zekanın kaynağını kendi beynimiz sanıp aklımıza gelenleri sahiplendik
Halbuki beyin tıpkı bir akciğerin havadaki oksijeni sentezlemesi gibi kainattaki zekayı sentezliyordu. Sadece görüyorduk ama bizim zannediyorduk.
Yorumlar
Yorum Gönder