Ana içeriğe atla

Türkiye’nin Kaderini Değiştiren Bir Kavga: Anayasa kitapçığı olayı

Türkiye’de saygın ve tarafsız bir cumhurbaşkanı olarak anılan Ahmet Necdet Sezer, aslında Türkiye siyasetinin son çeyrek yüzyılını etkileyen en kritik kırılmalardan birinin merkezinde yer alan isimlerden biridir. Zannedilenin aksine ortada saygıyı hak edecek bir durum olmadığını düşünüyorum. Beyefendi, Çankaya Köşkü’nün elektrik faturasını kendisi ödemiş olsa da Türkiye Cumhuriyeti’nin gelecek 25 yılının faturasını Türk gençliğine yüklemiştir.


Sezer’in siyasi çizgisi uzun yıllardır “ulusalcı” olarak tanımlanmaktadır. Kendisi de devlet merkezli ve ulusal egemenlik vurgusu yapan bir anlayışı savunduğunu çeşitli açıklamalarında dile getirmiştir. Aynı dönemde Türkiye, başbakanlığını Bülent Ecevit’in yaptığı bir koalisyon hükümeti tarafından yönetiliyordu.


Koalisyonun ortaklarından biri Devlet Bahçeli liderliğindeki Milliyetçi Hareket Partisi’ydi. Mesut Yılmaz ise diğer ortaktı.


Kriz, devlet bankası olan Halkbank hakkında ortaya atılan yolsuzluk iddialarıyla başladı. Başbakan Ecevit, hükümet yetkilerini kullanarak ilgili bakanlık aracılığıyla bankada bir denetim yaptırdı ve iddiaların doğrulanmadığı ortaya çıktı.


Buna rağmen Cumhurbaşkanı Sezer, hükümetle doğrudan bir siyasi diyalog kurmadan Devlet Denetleme Kurulu’nu devreye sokarak Halkbank’ta yeniden inceleme başlatılmasını sağladı. Zaten kırılgan olan koalisyon hükümeti için bu durum ciddi bir siyasi kriz anlamına geliyordu.


Gerilim, Milli Güvenlik Kurulu toplantısında patladı. Ecevit’in neden hükümetle iletişim kurulmadığını sorması üzerine Sezer’in anayasa kitapçığını Ecevit’in önüne fırlattığı ve bunun cumhurbaşkanlığı yetkisi olduğunu vurguladığı iddia edildi.


Bu olay kısa sürede büyük bir ekonomik krize dönüştü. Türkiye ağır bir finansal sarsıntı yaşadı ve siyasi sistem hızla çözüldü. Ardından yapılan seçimlerde Adalet ve Kalkınma Partisi tek başına iktidara geldi ve Türkiye’nin sonraki yıllarına damga vuracak yeni bir dönem başladı.


Bugünden geriye bakıldığında dikkat çekici bir tablo ortaya çıkmaktadır: O gün yaşanan krizin merkezinde sosyal demokrat bir başbakan olan Ecevit vardı. Ancak karşısında, devletin zirvesinde yer alan ulusalcı bir cumhurbaşkanı ve koalisyon ortağı olarak yine ulusalcı çizgiyle ilişkilendirilen bir siyasi aktör bulunuyordu. (Devlet Bahçeli’nin NATO’cu ülkücülerin arasına Soğuk Savaş yıllarında sızdırıldığı ve anti-Amerikancı/ulusalcı bir devlet kliğiyle bağlantılı olduğu yönündeki iddiaları yok saymak da mümkün değildir.)


Bazı yorumculara göre bu tablo, Türkiye siyasetinde uzun süre tartışılmayan bir gerçeğe işaret etmektedir: Bir tarafta sosyal demokrat bir başbakan, diğer tarafta ise devletçi-ulusalcı çizgiye yakın iki güçlü siyasi aktör.


Bu nedenle bazı çevreler, Türkiye’nin son 25 yılına damga vuran siyasi dönüşümün başlangıcının tam olarak bu kriz olduğunu savunmaktadır.


Ancak dikkat çekici olan şudur: Türkiye’de milyonlarca insanın hayatını etkileyen bu kırılma noktası, aradan geçen yıllara rağmen hâlâ yeterince sorgulanmamış ve derinlemesine tartışılmamıştır.


Ulusalcılar, kendileri için tehdit olarak gördükleri, yüzü Batı’ya dönük sosyal demokrat Bülent Ecevit’i siyaset sahnesinden silmişlerdi. Ahmet Necdet Sezer de buna ortak olmuştu.


AKP geçen yaklaşık 25 yıllık süreçte anayasanın, tabiri caizse, içinden geçmiştir. Bu süreçte hangimiz Ahmet Necdet Sezer’den güçlü bir çıkışa şahit olduk?


Çankaya Köşkü’nde oğlunun düğününde harcanan elektriğin faturasını kendi cebinden ödediği söylenir. Keşke o faturayı biz ödeseydik millet olarak. O da bize AKP denen partinin faturasını ödetmek zorunda bırakmasaydı.


Onların planı, sosyal demokrat bir lider olan Ecevit’i iktidardan indirip kendilerine daha yakın gördükleri ulusalcı çizgideki Deniz Baykal liderliğindeki CHP’yi iktidara taşımak olmuş olabilir.


Ama bir masumun hakkına girdiler. Ecevit gibi bir devlet adamını siyaseten ezdiler. Bugünün vebalini 25 yıldır Türk milleti olarak biz ödüyoruz. Başımıza gelenlerin ilahi sebeplerini artık apaçık konuşmamız gerekiyor.



Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

PKK - ABDULLAH ÖCALAN (TÜRKÇE)

Abdullah Öcalan , PKK’nın (Kürdistan İşçi Partisi) kurucusu ve lideridir. Türkiye’de ve birçok ülkede PKK terör örgütü olarak kabul edilir. Öcalan, Türkiye’de yargılanmış ve çeşitli ağır suçlardan hüküm giymiştir. Türkiye’de Mahkemece Sabit Görülen Başlıca Suçlar Devletin birliğini ve ülke bütünlüğünü bozmak Türk Ceza Kanunu’nun en ağır suçlarından biridir. Silahlı örgüt yoluyla Türkiye’den toprak koparmaya teşebbüs kapsamında değerlendirilmiştir. Silahlı terör örgütü kurmak ve yönetmek PKK’nın kurucusu ve lideri olarak örgütün tüm faaliyetlerinden sorumlu tutulmuştur. Binlerce kişinin ölümüne neden olan eylemleri planlamak ve talimat vermek Sivil, asker ve güvenlik görevlilerine yönelik saldırılar dahil. Silahlı isyan ve terör faaliyetlerini sevk ve idare etmek Türkiye içinde ve sınır ötesinde yürütülen silahlı faaliyetler. Adam öldürmeye azmettirme (çok sayıda olay kapsamında) Doğrudan değil, örgüt lideri sıfatıyla emir ve talimat yoluyla. Silahlı saldırılar, b...

Fotokopinin fotokopisi bir sözde diploma

  Noter ve Diploma İddiaları Türkiye siyasi tarihinin en tartışmalı dosyalarından biri, kuşkusuz 2014 Cumhurbaşkanlığı seçimleri öncesinde Yüksek Seçim Kurulu’na (YSK) sunulan üniversite diploması belgeleridir. Aradan geçen yıllara rağmen tazeliğini koruyan bu iddialar, sadece bir "eğitim durumu" sorgulaması değil, aynı zamanda hukuk, noterlik mevzuatı ve bürokratik işlemler yumağı haline gelmiş durumda. Bugün, bu iddiaların merkezinde yer alan o "noter tasdikli" belgeyi ve işlem sürecindeki soru işaretlerini mercek altına alıyoruz. İddiaların Odağındaki İşlem Akışı İddiaya göre süreç, hukuki usullerin dışına çıkan bir dizi olayla şekilleniyor: • Aslı Olmayan Fotokopi: İddianın temelinde, YSK'ya sunulan belgenin aslında bir diplomanın orijinali değil, "sahte olduğu öne sürülen" bir belgenin fotokopisi olduğu yatıyor. • Yetkisiz Teslimat: Belgenin, resmi bir vekaleti veya bu işlemi yapmaya hukuki yetkisi bulunmayan bir şoför aracılığıyla notere...

kemal kılıçdaroğlu

Diyor ki; “arınmamız lazım” sözde kendisi çok temizmiş ya… Tüm hayatı boyunca sadece iyilik yapmış biri gerçekten iyi midir? Hiç kötülük yapmamış biri gerçekten iyi midir? Gerçek iyi gerektiğinde iyilik için kötülük yapabilendir. Sırf sen ellerini kirletmeyeceksin diye masum insanlar cehennemde yanıyor. Bu senin temiz olduğun anlamına gelmiyor bu senin bencil olduğun anlamına geliyor. Masum insanlar cehennemde yanarken ben iyi olmayı bırakıp elimi pisliğe daldırınca kötü mü oluyorum? Yoksa fedakar mı?! Sen üstünü başını temiz tut aman kirlenmesin ellerin! Kuralların herkes için eşit işlemediği bir dünyada yaşıyoruz. Bazıları için hukuk vardır; bazıları için ise hukuk, yalnızca başkalarına uygulanacak bir araçtır. Bir taraf en küçük hatasında cezalandırılırken, diğer taraf neredeyse sınırsız bir özgürlüğe sahiptir. Böyle bir düzende rekabet adil değildir; zarlar en başından hilelidir. İşte bu yüzden insan kendine şu soruyu sormaya başlar: Böyle bir ortamda ahlaklı kalmak gerçekten erdem...