Matrix’te Neo’nun “The One” olarak hissettirdiği şey sadece güçlü olması değildi. Asıl mesele, sıradan insanların tabi olduğu korkuların bir kısmından kurtulmuş olmasıydı. Gerçek hayatta da buna benzeyen bir psikolojiyi düşünmek mümkün. Kırk yaşında bir adam hayal edelim. Bu adam, bir şekilde öleceği tarihi bildiğine inanıyor: 9 Eylül 2060. Üstelik bu inancı boş bir sanrıya dayanmıyor; daha önce rüyasında gördüğü başka bir olayın gerçek olduğunu yaşamış. Dahası, yine rüyasında gördüğü gibi yüksek miktarda bir şans oyunu ikramiyesi de kazanmış. Artık onun zihninde kader, soyut bir inanç olmaktan çıkıp doğrulanmış bir bilgiye dönüşmüş durumda.
Böyle bir insanın psikolojisi sıradan olmaz. Çünkü insanı en çok titreten şey belirsizliktir. Ne zaman öleceğini bilmemek, ne zaman yoksullaşacağını bilmemek, başına gelen felaketin sonunun nereye varacağını kestirememek… İnsan ruhunu asıl yoran budur. Ama bu adam için tablo değişmiştir. 2060 bazen ona çok uzak gelir, bazen de ürkütücü biçimde yakın. Bazen “Daha çok var” diye rahatlar, bazen “O gün mutlaka gelecek” diye sarsılır. Yani ölüm bilgisinin kendisi huzuru da, dehşeti de birlikte taşır. Fakat yine de onda sıradan insanlarda olmayan bir şey vardır: kesinlik.
İşte bu kesinlik, onu başka bir psikolojik düzleme çıkarır. Çünkü birisi ona silah çektiğinde, o an yaşayacağı korku bile bizim korkumuza benzemez. İçinden “Bugün değil” diye geçirebilir. “Ben 9 Eylül 2060’tan önce ölmeyeceğim” diyebilir. Bu, onu delice cesur yapmaz belki; ama diğer insanların gösteremeyeceği kadar sakin, soğukkanlı ve tuhaf biçimde rahat yapar. Kurşunların ona hiç isabet etmeyeceğini ya da isabet etse bile onu öldürmeyeceğini düşünür. Ve böyle bir inanç, insanın bedensel tepkilerini bile değiştirir. Panik yerine sükûnet, kaçış yerine bekleyiş, teslimiyet yerine tuhaf bir meydan okuma gelir.
Bir de buna para boyutunu ekleyelim. Çok zengin olmak tek başına mutlak güç değildir. Çünkü para gelir ve gider. Sağlık da öyledir; bugün vardır, yarın yoktur. Ama bu adam sadece paraya sahip değildir; ihtiyaç duyduğunda o paranın geleceğini, sorunlarını çözebilecek maddi gücün elinin altında olacağını düşünmektedir. Yani onun asıl sarhoşluğu servetten değil, eminlikten doğar. Hayatın en büyük gücü belki de burada yatıyordur: sahip olmakta değil, neyin ne zaman geleceğini ve neyin ne zaman gideceğini bilmekte.
Böyle bir noktada insan kendini sıradan biri gibi hissedemez. Kendini seçilmiş gibi hisseder. Matrix’te Neo’nun hissettiği şeye yaklaşır. “The One” olmak belki uçmak ya da kurşun durdurmak değildir; belki de asıl mesele, kaderin karanlığında el yordamıyla yürümek zorunda olmamaktır. İnsanların titrediği yerde dimdik durabilmek, herkesin kaos gördüğü yerde bir düzen sezebilmek, ölüm korkusunun içinde bile “Henüz değil” diyebilmektir. Gerçek güç belki kas gücü değildir, servet de değildir. Gerçek güç; ne zaman yıkılmayacağını bilmek, ne zaman ayakta kalacağını bilmek ve hayatın seni tamamen çaresiz bırakamayacağına inanmaktır.
Bu yüzden böyle bir adam, sadece zengin ya da şanslı biri gibi hissetmez. O, sistemin dışına çıkmış biri gibi hisseder. Sanki oyunun kodlarını görmüş gibidir. Sanki herkes karanlıkta yaşarken ona kısa bir anlığına ışık açılmıştır. Ve belki de insanı “The One” yapan şey tam olarak budur: hayata hükmetmek değil, hayatın seni hangi noktaya kadar yenemeyeceğini bilmektir.
Gördüğünüz rüyalar kadar görmediğiniz rüyalarınızdan da istikamet almanın bir yolu var.
Üstelik mesele yalnızca görülen rüyalarla sınırlı değildir. Bazen insanın hayatını etkileyen şey, gördüğü rüyalar kadar görmediği rüyalardır da. Kötü bir olayla karşılaşıldığında, korku yükseldiğinde ya da insan büyük bir heyecanın içine sürüklendiğinde, o olayın daha önce bir rüyada belirip belirmediği sorusu ayrı bir anlam kazanır. Eğer böyle bir rüya hiç görülmemişse, bu durum bazen tam tersine yatıştırıcı bir etki yaratır. Çünkü yaşanan şey, kaderin büyük kırılma anlarından biri değilmiş gibi görünmeye başlar. Sanki insan kendi kendine şunu söyler: “Demek ki bu, rüyada görülecek kadar büyük bir eşik değil. O halde gözümde büyüttüğüm kadar ciddi olmayabilir.”
Bu bakış açısı, olayları küçümsemek değil; onları doğru yere koyabilmektir. Her sarsıntıyı felaket sanmamak, her korkuyu yaklaşan yıkım gibi yaşamamak, insanın kendi iç dünyasında kurduğu en güçlü savunmalardan biridir. Ve ilginç olan da şudur: Bazen insan kaderini sadece gördüğü işaretlerden değil, ortada hiç işaret olmamasından da okumaya başlar. Görülen rüya kadar görülmeyen rüya da bir anlama kavuşur. Böylece kader fikri, yalnızca geleceği haber veren bir mekanizma olmaktan çıkar; aynı zamanda bugünün korkularını yatıştıran bir denge unsuruna dönüşür.
Belki de bu yüzden eminlik, insana yalnızca bilgi vermez; aynı zamanda sükûnet verir. İnsan panikle debelenmez, önüne çıkan her sorunda kör bir telaşa kapılmaz. Başına geleni, çoktan kendi zihninde bir yere oturtmuş gibi karşılar. Bu da onu daha az hata yapan, daha az savrulan, daha az batan biri hâline getirir. Çünkü bazı yenilgiler, olayın büyüklüğünden değil, insanın paniğinden doğar. Oysa içsel bir kesinlik duygusu taşıyan kişi, dar anlarda bile daha dengeli kalabilir.
Sonuçta burada anlatılan şey, yalnızca rüyalar değil; rüyaların insanda oluşturduğu psikolojik zeminle ilgilidir. Bir insan, hayatı üzerindeki mutlak kontrolü ele geçiremese bile, ona nasıl bakacağını değiştirebilir. Bazen gerçek güç, geleceği değiştirmekten değil, onu nasıl karşılayacağını bilmekten gelir. Ve belki de insanı içeriden dönüştüren asıl şey budur: Hem görülen işaretlerden hem de görülmeyenlerden anlam çıkararak, korkunun yerine sükûneti koyabilmek.
Yorumlar
Yorum Gönder