Doğu Perinçek’in Siyasi Savrulmaları Üzerine
Türkiye siyasetinde bazı figürler yalnızca söyledikleriyle değil, zaman içinde yaşadıkları keskin yön değişimleriyle de dikkat çeker. Doğu Perinçek bu isimlerden biridir. Ben Perinçek’in siyasi serüvenine baktığımda ideolojik bir tutarlılıktan çok, uluslararası güç dengeleriyle paralel ilerleyen bir çizgi görüyorum. Bu yüzden Perinçek’i anlamak için yalnızca bugünkü söylemlerine değil, geçmişteki tutumlarına ve dünya siyasetindeki değişimlerle kurduğu ilişkiye birlikte bakmak gerekir.
Soğuk Savaş yıllarında dünya iki büyük blok arasında bölünmüştü. Bir tarafta Sovyetler Birliği’nin başını çektiği Doğu Bloku, diğer tarafta Amerika Birleşik Devletleri’nin liderliğindeki Batı Bloku vardı. Türkiye ise NATO üyesi olarak Batı kampında yer alıyordu. Buna rağmen Türkiye içinde, özellikle bazı sol hareketler Sovyetler Birliği veya Çin eksenine yakın bir siyasi perspektif savunuyordu. Doğu Perinçek’in siyasal kökeni de uzun yıllar bu çizgi içinde şekillendi.
Bu dönemin en dikkat çekici ve sembolik olaylarından biri, Perinçek’in PKK’nın bulunduğu bir kampı ziyaret etmesi ve Abdullah Öcalan’a kırmızı bir karanfil vermesidir. Bu görüntü yıllar boyunca Türkiye siyasetinde tartışılan bir fotoğraf olarak hafızalarda kaldı. O dönem Sovyetler Birliği hâlâ varlığını sürdürüyordu ve bölgesel güç dengeleri farklı bir çerçevede şekilleniyordu.
Ancak 1991’de Sovyetler Birliği dağıldı ve dünya düzeni kökten değişti. Bu değişim yalnızca devletleri değil, siyasi hareketleri ve örgütleri de etkiledi. PKK da bu yeni dönemde farklı uluslararası dengelerin içine girdi. Benim değerlendirmeme göre örgüt zamanla Sovyet ekseninden uzaklaşıp Amerika’nın etki alanına doğru savruldu. Yani jeopolitik sahnede PKK’nın velayeti Doğu Bloku’ndan Batı eksenine kaydı.
Tam da bu noktada Doğu Perinçek’in siyasi söyleminde dikkat çekici bir dönüşüm ortaya çıktı. Daha önce PKK ile temas kurabilmiş bir siyasetçi, Sovyetler Birliği’nin dağılmasından ve PKK’nın Amerikan etkisiyle anılmaya başlanmasından sonra sert bir PKK karşıtı ve milliyetçi söylemin savunucusu haline geldi.
Ben bunu basit bir fikir değişimi olarak görmüyorum. Bana göre burada uluslararası güç dengelerine paralel bir siyasi konumlanma var. PKK Sovyet etkisiyle ilişkilendirildiği dönemde farklı bir tutum sergilenirken, örgüt Amerika ile anılmaya başlayınca Perinçek’in bir anda Türkçü ve sert bir PKK karşıtı çizgiye savrulduğunu görüyoruz.
Bugün Perinçek ve çevresi kendilerini “Avrasyacı” bir perspektifle tanımlıyor. Bu yaklaşım Rusya, Çin ve İran ile daha yakın ilişkileri savunan bir jeopolitik çizgiyi ifade ediyor. Benim gördüğüm şey ise şu: Bu çizgi çoğu zaman Türkiye merkezli bir siyaset üretmekten çok, Doğu Bloku olarak görülen güçlerin perspektifini Türkiye içinde savunuyor.
Bu yüzden ben şu soruyu soruyorum: Bir siyasetçi gerçekten kendi ülkesinin çıkarlarını mı savunur, yoksa küresel güç mücadelelerinin yerel bir temsilcisi mi haline gelir?
Doğu Perinçek’in siyasi serüveni, benim için bu sorunun tartışılması açısından çarpıcı bir örnektir. Dün başka bir aktörle yan yana durabilen bir siyasetçinin, uluslararası dengeler değiştiğinde aynı aktöre en sert şekilde karşı çıkabilmesi Türkiye’de siyaset ile jeopolitik arasındaki karmaşık ilişkinin açık bir göstergesidir.
Vatan Hangi Vatan?
Doğu Perinçek’in liderliğini yaptığı İşçi Partisi yıllar önce adını Vatan Partisi olarak değiştirdi. İsim kulağa güçlü ve iddialı geliyor: Vatan. Ama ben şu soruyu sormadan edemiyorum: Hangi vatan?
Çünkü bu siyasi çizginin söylemlerine baktığımda savunulan jeopolitik hattın çoğu zaman Türkiye’den ziyade Rusya, Çin ve İran eksenine daha yakın durduğunu görüyorum. Eğer bir parti sürekli olarak bu ülkelerin perspektifini Türkiye siyasetine tercüme ediyorsa, “vatan” kavramının hangi coğrafyayı işaret ettiği konusunda doğal olarak bir soru işareti doğar.
Benim için mesele tam da burada düğümleniyor: Adı Vatan Partisi olan bir hareketin “vatan” dediği yer gerçekten Türkiye mi, yoksa Avrasya haritasında başka başkentlerin çıkar alanı mı?
Savrulma mı, Yoksa Tutarlılık mı?
Doğu Perinçek’in siyasi geçmişine bakan birçok kişi keskin savrulmalar ve çelişkiler görür. Ama ben meseleye biraz farklı bakıyorum.
Aslında ortada gerçek bir savrulma olmayabilir. Belki de son derece tutarlı bir çizgi vardır: Dünyadaki Doğu blokunu savunmak ve Batı blokuna karşı mücadele etmek.
Böyle bakınca birçok şey yerine oturuyor. Dün başka bir aktörle yan yana durabilmek, bugün ona en sert şekilde karşı çıkabilmek bir çelişki olmaktan çıkıyor. Çünkü asıl mesele ideoloji değil, küresel blok mücadelesidir.
Bu perspektiften bakıldığında “vatan”, “milliyetçilik” ya da “ulusal çıkar” gibi kavramlar da zaman zaman bu büyük jeopolitik savaşın altında ezilebilen ayrıntılar haline gelebiliyor.
Yani mesele savrulmak değil. Mesele, hangi rüzgârın Doğu’dan estiğini dikkatle takip etmektir.
Şeriat Korkusu ve Mollalar Meselesi
AKP’nin iktidara geldiği ilk yıllarda Doğu Perinçek ve çevresi Türkiye’deki Atatürkçü ve cumhuriyetçi kesimleri sık sık “şeriat geliyor” korkusuyla uyarmaya çalıştı. Bu söylem laiklik hassasiyeti taşıyan birçok insanın ciddi bir tehdit algısıyla hareket etmesine yol açtı.
Ama bugün tabloya baktığımda ilginç bir manzara görüyorum.
Aynı siyasi çevreler bugün İran’daki mollalar rejimine oldukça anlayışlı, hatta zaman zaman savunucu bir dil kullanabiliyor.
Ben burada şu soruyu soruyorum:
Dün Türkiye’de şeriat korkusunu büyütenler bugün İran’daki teokratik düzeni savunuyorsa bu nasıl bir tutarlılıktır?
Benim gördüğüm şey şu: Mesele ne laikliktir ne de şeriat. Asıl mesele hangi rejimin Doğu bloğunun parçası olduğudur.
Cumhuriyet mi, Jeopolitik mi?
Benim gördüğüm tablo şu ihtimali de düşündürüyor:
Eğer Türkiye bir gün Avrasya eksenine yerleşecek, NATO’dan çıkacak ve Batı dünyasından kopacaksa; o noktada Türkiye’nin yönetim biçiminin cumhuriyet mi, sultanlık mı, hatta şeriat mı olacağı bazı çevreler için ikincil bir mesele haline gelebilir.
Çünkü belirleyici olan şey rejimin niteliği değil, Türkiye’nin hangi jeopolitik blokta yer aldığıdır.
Bu yüzden ben şunu düşünüyorum: Türkiye Batı’dan kopup Avrasya bloğuna dahil olursa, Türkiye’de cumhuriyetin zayıflaması veya başka bir yönetim biçiminin ortaya çıkması Doğu Perinçek çizgisinden güçlü bir itiraz görmeyebilir.
Yeter ki Türkiye NATO’dan ayrılsın ve Avrasya hattına yerleşsin.
Bu yüzden kendini Cumhuriyetçi ve Atatürkçü olarak tanımlayan insanların bu siyasi çizgiyi çok dikkatli değerlendirmesi gerektiğini düşünüyorum.
Cumhuriyetçiler İçin Bir Yol Ayrımı
Bugün Türkiye’de kendini Atatürkçü ve Cumhuriyetçi olarak tanımlayan insanlar için önemli bir muhasebe zamanı olduğunu düşünüyorum.
Çünkü “ulusalcılık” ya da “Avrasyacılık” adı altında ortaya çıkan bazı siyasi çizgilerin önceliklerinin Cumhuriyetin temel değerleriyle her zaman örtüşmediğini görüyorum.
Bugün İran’daki mollalar rejimine anlayış gösteren, dün ise Recep Tayyip Erdoğan’la aynı çizgide S-400 politikasını savunan çevrelerin varlığı bana şunu düşündürüyor: Bu hareketlerin temel motivasyonu çoğu zaman Cumhuriyetin kurucu ilkeleri değil, jeopolitik blok tercihi.
Benim vardığım sonuç şu:
Türkiye’nin kurtuluşu Cumhuriyetçi, Atatürkçü ve sosyal demokrat bir siyasi çizgiden geçmektedir.
Atatürk’ün kurduğu Cumhuriyet yalnızca bir devlet biçimi değildir. Aynı zamanda laiklik, hukuk devleti, demokrasi ve halk egemenliği üzerine kurulmuş bir siyasal ufuktur.
Bu yüzden kendini Cumhuriyetçi ve Atatürkçü olarak gören insanların ulusalcılık ya da Avrasyacılık ile Cumhuriyet değerlerinin aynı şey olmadığını fark etmesi gerektiğini düşünüyorum.
Türkiye’nin gerçek çıkış yolu, Cumhuriyetin kurucu değerlerini çağdaş demokrasiyle buluşturan bir siyasi hattı güçlendirmekten geçiyor.
Cumhuriyetin özü de, Atatürk’ün bize bıraktığı miras da zaten bunu işaret ediyor.
Yorumlar
Yorum Gönder