Ana içeriğe atla

İbadet, Takıntı ve Adalet Üzerine Bir Düşünce

Obsesif kompulsif bozukluk, en basit haliyle, insanın bazı düşüncelere ve davranışlara normalin ötesinde takılıp kalması, bu tekrarların zamanla hayatın dengesini bozmasıdır. Burada önemli olan şey, bir davranışın dışarıdan bakıldığında “iyi”, “temiz”, “duyarlı” ya da “düzenli” görünmesinin, her zaman sağlıklı bir dengeye işaret etmemesidir. Çünkü bazen bir davranış, özündeki amacı aşar ve insanın hayatındaki diğer temel alanları ihmal etmesine yol açar.


Bunu en basit örneklerden biriyle anlatabiliriz. Diyelim ki bir insan ellerini sürekli yıkıyor. Saatte beş kez, belki daha da fazla. İlk bakışta bu, aşırı hijyen hassasiyeti gibi görünebilir. Oysa mesele her zaman gerçek hijyen değildir. Çünkü aynı kişi, bu kadar sık el yıkamasına rağmen genel bakımını ihmal ediyor, ter kokuyor, duş almayı erteliyor olabilir. Yani burada el yıkama davranışı, temizlikten çok bir takıntının tekrarına dönüşmüştür. Davranış vardır ama amaç kaybolmuştur. Görünüşte temizlik vardır ama bütüncül hijyen yoktur.


Benzer bir durum, hayvan sevgisi gibi toplumda olumlu görülen alanlarda da karşımıza çıkabilir. Türkiye’de sokak hayvanlarına gerçekten büyük fedakârlıkla yaklaşan, kendi imkânlarını zorlayarak onları besleyen çok saygıdeğer insanlar var. Fakat bazı durumlarda bu ilgi de dengesiz bir noktaya taşınabiliyor. Kimi insanlar yemeyip içmeyip sokak hayvanlarına para harcıyor, ama aynı anda kendi sağlığını, kendi hijyenini, hatta ev içindeki sorumluluklarını ihmal edebiliyor. Berbat koşullarda yaşayabiliyor, kendi ailesinin temel ihtiyaçlarını geri plana atabiliyor. Burada hayvan sevgisinin kendisi değil, dengenin bozulması düşündürücü hale geliyor. Çünkü iyi görünen bir davranış, insanın hayatındaki diğer sorumlulukları yok saymaya başladığında, mesele artık sadece erdem değil, takıntısal bir örüntü haline gelebiliyor.


Aynı çerçevede ibadet meselesine de bakmak gerektiğini düşünüyorum. Bir insan ibadetine özen gösterebilir; namazını kılar, orucunu tutar, dini görevlerini yerine getirmeye çalışır. Bu başlı başına saygı duyulması gereken bir şeydir. Özellikle açıkça belirtmek isterim: benim derdim ibadetine dikkat eden insanları küçümsemek değil. Tam tersine, samimiyetle inancını yaşamaya çalışan, ibadetine önem veren insanlar toplumun saygıyı hak eden insanlarıdır. Bu yazının hedefi dindarlığı küçümsemek değil; bazı davranışların özden kopup şekle dönüşmesi halinde ortaya çıkan çelişkiyi tartışmaktır.


Çünkü her davranışta olduğu gibi burada da bir denge meselesi vardır. Nasıl ki her sık el yıkayan insanın takıntılı olduğunu söyleyemeyiz; nasıl ki hayvanları besleyen her insanın kendi hayatını ihmal ettiğini iddia edemeyiz; aynı şekilde ibadetine dikkat eden her insanın da hayatın diğer alanlarında çelişkili davrandığını söyleyemeyiz. Hatta birçok insan için ibadet, ahlakı güçlendiren, merhameti artıran, adalet duygusunu besleyen çok kıymetli bir kaynaktır. Fakat bazı örneklerde, ibadetin kendisi bir öz disiplin ve ahlak zemini olmaktan çıkıp, insanın kendi vicdanını rahatlatmak için sarıldığı tekrar eden bir şekle dönüşebiliyor.


İşte asıl mesele burada başlıyor. Bazı insanlar dinlerinin gerektirdiği ibadetleri büyük bir titizlikle yerine getirir; namazını aksatmaz, orucunu tutar, dini görünürlük konusunda hassastır. Ama aynı insanlar özel hayatlarında adaletli olmayabilir, kul hakkını önemsemeyebilir, başkalarını zor durumda bırakabilir, güçsüze merhamet göstermeyebilir, kendileri için istedikleri hakkı başkalarına tanımayabilir. Böyle bir durumda ortada gerçek anlamda olgunlaşmış bir ahlak mı vardır, yoksa insanın kendisini “iyi” hissetmesini sağlayan biçimsel tekrarlar mı? Benim dikkat çekmek istediğim nokta tam da budur.


Elini yıkadığı için temiz olduğunu zanneden ama duş almayı unutan bir insan nasıl bir çelişki içindeyse, sadece ibadet ettiği için iyi bir Müslüman olduğunu düşünen ama günlük hayatında adil davranmayan insan da benzer bir çelişki içindedir. Elimizi yıkamak gerektiği gibi, beden temizliğini de ihmal etmememiz gerekir. Aynı şekilde ibadet etmek önemli olduğu gibi, günlük hayatın içinde adil, dürüst, merhametli ve ölçülü olmak da gerekir. Çünkü ahlak, hayatın yalnızca belli anlarında değil, tamamında görünmelidir.


Bu çelişki en net biçimde gündelik hayattaki küçük ama önemli örneklerde ortaya çıkar. Mesela bir insan cuma namazına gitmek için iş yerinden izin istemek isteyebilir. Bu anlaşılır bir taleptir. Fakat burada başka bir soru da doğar: Eğer aynı iş yerinde çalışan herkes aynı anda cuma namazına gitmek isterse, o iş yeri nasıl açık kalacaktır? Hele ki söz konusu yer yirmi dört saat hizmet vermek zorunda olan bir iş yeriyse, o zaman adalet nasıl sağlanacaktır? Bir kişinin ibadetini yerine getirebilmesi için başka çalışanların onun görevini de üstlenmesi gerekiyorsa, burada yalnızca bireysel hak değil, ortak sorumluluk da düşünülmelidir.


Tam da bu noktada şu soru önem kazanır: Öncelik yalnızca bireysel ibadet midir, yoksa insanın başkasına yük olmadan, adil bir denge kurarak yaşaması mı? Bir kişi namazını kılarken, iş arkadaşları onun yerini doldurmak zorunda kalıyorsa, o durumda asıl fedakârlığı kim yapmış olur? Görünür olan ibadeti yapan mı, yoksa kendi hakkından ve rahatından feragat edip düzenin bozulmaması için çalışan mı? Bu soru küçümsemek için değil, dinin ahlaki boyutunu hatırlatmak için sorulmalıdır.


Benim anlatmak istediğim şey şu: İbadet, adaletle birleştiğinde anlam kazanır. Şekil, özle desteklenmediğinde eksik kalır. Dindarlık yalnızca ritüellerin eksiksiz yerine getirilmesi değil, aynı zamanda insanın günlük hayatında ne kadar hakkaniyetli olduğuyla da ilgilidir. Başkasına yük olan, başkasının hakkını ihlal eden, kendi vicdanını sadece tekrarlarla rahatlatan bir anlayış; görünüşte dindarlık taşısa bile, özünde ciddi bir sorun barındırabilir. Bu yüzden bazen mesele ibadetin kendisi değil, insanın ibadeti bir ahlaki bütünlüğün parçası mı yaptığı, yoksa onu hayatın geri kalanındaki eksiklerini örten bir perdeye mi dönüştürdüğüdür.


Gerçek dindarlık, yalnızca secdede değil, adalette de görünmelidir. Çünkü insanı olgunlaştıran şey sadece tekrarlar değil, o tekrarların hayatın tamamına yansıyan doğruluğudur.

 

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

PKK - ABDULLAH ÖCALAN (TÜRKÇE)

Abdullah Öcalan , PKK’nın (Kürdistan İşçi Partisi) kurucusu ve lideridir. Türkiye’de ve birçok ülkede PKK terör örgütü olarak kabul edilir. Öcalan, Türkiye’de yargılanmış ve çeşitli ağır suçlardan hüküm giymiştir. Türkiye’de Mahkemece Sabit Görülen Başlıca Suçlar Devletin birliğini ve ülke bütünlüğünü bozmak Türk Ceza Kanunu’nun en ağır suçlarından biridir. Silahlı örgüt yoluyla Türkiye’den toprak koparmaya teşebbüs kapsamında değerlendirilmiştir. Silahlı terör örgütü kurmak ve yönetmek PKK’nın kurucusu ve lideri olarak örgütün tüm faaliyetlerinden sorumlu tutulmuştur. Binlerce kişinin ölümüne neden olan eylemleri planlamak ve talimat vermek Sivil, asker ve güvenlik görevlilerine yönelik saldırılar dahil. Silahlı isyan ve terör faaliyetlerini sevk ve idare etmek Türkiye içinde ve sınır ötesinde yürütülen silahlı faaliyetler. Adam öldürmeye azmettirme (çok sayıda olay kapsamında) Doğrudan değil, örgüt lideri sıfatıyla emir ve talimat yoluyla. Silahlı saldırılar, b...

Fotokopinin fotokopisi bir sözde diploma

  Noter ve Diploma İddiaları Türkiye siyasi tarihinin en tartışmalı dosyalarından biri, kuşkusuz 2014 Cumhurbaşkanlığı seçimleri öncesinde Yüksek Seçim Kurulu’na (YSK) sunulan üniversite diploması belgeleridir. Aradan geçen yıllara rağmen tazeliğini koruyan bu iddialar, sadece bir "eğitim durumu" sorgulaması değil, aynı zamanda hukuk, noterlik mevzuatı ve bürokratik işlemler yumağı haline gelmiş durumda. Bugün, bu iddiaların merkezinde yer alan o "noter tasdikli" belgeyi ve işlem sürecindeki soru işaretlerini mercek altına alıyoruz. İddiaların Odağındaki İşlem Akışı İddiaya göre süreç, hukuki usullerin dışına çıkan bir dizi olayla şekilleniyor: • Aslı Olmayan Fotokopi: İddianın temelinde, YSK'ya sunulan belgenin aslında bir diplomanın orijinali değil, "sahte olduğu öne sürülen" bir belgenin fotokopisi olduğu yatıyor. • Yetkisiz Teslimat: Belgenin, resmi bir vekaleti veya bu işlemi yapmaya hukuki yetkisi bulunmayan bir şoför aracılığıyla notere...

kemal kılıçdaroğlu

Diyor ki; “arınmamız lazım” sözde kendisi çok temizmiş ya… Tüm hayatı boyunca sadece iyilik yapmış biri gerçekten iyi midir? Hiç kötülük yapmamış biri gerçekten iyi midir? Gerçek iyi gerektiğinde iyilik için kötülük yapabilendir. Sırf sen ellerini kirletmeyeceksin diye masum insanlar cehennemde yanıyor. Bu senin temiz olduğun anlamına gelmiyor bu senin bencil olduğun anlamına geliyor. Masum insanlar cehennemde yanarken ben iyi olmayı bırakıp elimi pisliğe daldırınca kötü mü oluyorum? Yoksa fedakar mı?! Sen üstünü başını temiz tut aman kirlenmesin ellerin! Kuralların herkes için eşit işlemediği bir dünyada yaşıyoruz. Bazıları için hukuk vardır; bazıları için ise hukuk, yalnızca başkalarına uygulanacak bir araçtır. Bir taraf en küçük hatasında cezalandırılırken, diğer taraf neredeyse sınırsız bir özgürlüğe sahiptir. Böyle bir düzende rekabet adil değildir; zarlar en başından hilelidir. İşte bu yüzden insan kendine şu soruyu sormaya başlar: Böyle bir ortamda ahlaklı kalmak gerçekten erdem...