Hayatta insanı en çok sarsan şeylerden biri, hasta olduğunu düşündüğü insanlardan değil; normal, sıradan, sağlıklı sandığı insanlardan zarar görmesidir. Çünkü insan, kötülüğü çoğu zaman uzakta arar. Tehlikeli olanın yüzünde bir işaret olmasını bekler. Acımasız olanın kendini belli edeceğini sanır. Oysa gerçek hayat bazen böyle işlemez. Bazen en ağır yaraları, toplum içinde son derece normal görünen, konuşabilen, gülebilen, sosyal hayatın içinde yer alan ama derinlerde ciddi bir duygu eksikliği taşıyan insanlar açar.
Bazı insanlar vardır; dışarıdan bakıldığında hasta görünmezler. Hatta birçok kişi onları güçlü, kendinden emin, soğukkanlı, hatta karizmatik bile bulabilir. Ama onların içinde başkalarının acısına karşı doğal bir sarsılma yoktur. Bir insanın canının yanması onları durdurmaz. Birinin korkması, üzülmesi, ezilmesi, aşağılanması onlarda beklenen vicdani tepkiyi doğurmaz. İşte en tehlikeli nokta da budur. Çünkü bu tür insanlar, hasta gibi görünmeden ağır yaralar açabilirler.
Duygu yoksunluğu yaşayan ya da empati kapasitesi ciddi biçimde zayıf olan insanları anlamak kolay değildir. Çünkü onlar her zaman bağırarak gelmezler. Bazen bir baba olurlar, bazen bir kardeş, bazen bir sevgili, bazen de yakın çevrenden biri. İnsan en çok da burada afallar. Çünkü yabancıdan gelen kötülük insana daha anlaşılır gelir; ama “yakının” dediğin kişinin acına kayıtsız kalması, ruhunda daha derin bir yara açar.
Bir insanın gerçekten sağlıklı olup olmadığını anlamak için sadece konuşmasına, gülmesine, işine gücüne bakmak yetmez. Asıl bakılması gereken şey, başkasının acısı karşısında ne yaptığıdır. Zayıf olana nasıl davrandığıdır. Güçsüz birini görünce merhameti mi uyanıyor, yoksa onu daha da sıkıştırma isteği mi? Senin kırıldığını fark ettiğinde yumuşuyor mu, yoksa bunu bir önemsememe rahatlığıyla mı karşılıyor? İşte bir insanın karakterini asıl ele veren yer burasıdır.
Bazı insanlar başkalarının acısını görür ama hissetmez. Hatta daha kötüsü, bazen o acının içinden kendi rahatını, kendi keyfini, kendi çıkarını korumaya devam eder. Sanki karşısındaki bir insan değilmiş gibi davranır. Sanki gözünün önünde bir ruh ezilmiyormuş gibi hayatına devam eder. Böyle durumlarda insan uzun süre gerçeği kabul etmek istemez. Çünkü sevdiği, saygı duyduğu ya da bağ kurduğu birinin bu kadar duygu yoksunu olabileceğini kabullenmek çok ağırdır.
Üstelik bu tür insanlar her zaman açık şiddet uygulayarak anlaşılmaz. Bazen mesele, fiziksel zarar vermekten bile önce, bir insanın yaşadığı acıya karşı gösterilen korkunç kayıtsızlıktır. Canın yanarken yüzüne bakıp hiçbir şey olmamış gibi davranan biri… Sen zor durumdayken senden hâlâ performans, neşe, uyum ya da konfor bekleyen biri… Sana zarar verdiği açık olduğu hâlde bunu inkâr eden, seni kendi gördüğünden şüphe ettiren biri… Bunların hepsi, derin bir duygu eksikliğinin ve vicdani bozukluğun işaretleri olabilir.
İnsan çoğu zaman böyle kişileri hemen fark edemez. Çünkü sevgi, alışkanlık, aile bağı, hayranlık ya da bağlılık duygusu gerçeği örter. Hele bu kişiler çocukluğundan beri hayatındaysa, onların davranışlarını uzun süre “normal” sanabilirsin. Sana yaşattıklarını sıradanlaştırabilirsin. Ancak insan büyüdükçe, kendi vicdanını daha iyi tanıdıkça şunu fark eder: “Ben bunu bir başkasına yapamazdım.” İşte bu fark ediş çok önemlidir. Çünkü bazen insanı uyandıran şey, maruz kaldığı kötülük değil; kendisinin aynı şeyi asla yapamayacağını anlamasıdır.
Ben bugün şuna inanıyorum: Toplumda sandığımızdan çok daha fazla duygu yoksunu insan var. Ve bu insanlar mutlaka suç dosyalarıyla, akıl hastaneleriyle ya da açık taşkınlıklarla karşımıza çıkmıyor. Bazen aile babası gibi görünüyorlar. Bazen abi, bazen sevgili, bazen arkadaş gibi. Ama ortak özellikleri aynı: Başkasının acısını ciddiye almıyorlar. Kendilerini merkeze koyuyorlar. Yalan söylemekten çekinmiyorlar. Verdikleri zararı küçümsüyorlar. Karşılarındaki insanın ruhunu yıpratırken bile kendilerini haklı görebiliyorlar.
Bu yüzden insanlara şunu söylemek gerekiyor: Birinin “normal” görünmesi, onun sağlıklı olduğu anlamına gelmez. Birinin sosyal olması, konuşkan olması, işlevsel olması, hatta sevilmesi bile onun vicdanlı biri olduğunu kanıtlamaz. Asıl ölçü, güçsüz olana nasıl davrandığıdır. Senin kırıldığın anda ne yaptığıdır. Senin acın karşısında yüzünde ne belirdiğidir.
Toplum, duygusal zararları küçümsememeli. Çünkü bazen görünürde hiçbir şey yoktur ama bir insanın ruhunda yıllarca taşınan büyük yaralar vardır. Ve o yaraların kaynağı çoğu zaman, dışarıdan “normal” görünen ama içeride merhamet üretmeyen insanlardır.
Bu yüzden herkesi daha dikkatli olmaya çağırıyorum. İnsanları sadece dış görünüşleriyle, konuşmalarıyla, sosyal uyumlarıyla değerlendirmeyin. Onların vicdan refleksine bakın. Empati kapasitesine bakın. Acı karşısında ne yaptıklarına bakın. Çünkü bir insanın gerçek ruhu, en çok başkasının canı yandığında ortaya çıkar.
Yorumlar
Yorum Gönder