Türkiye’de Ulusalcılık: Devlet İçindeki İdeolojik Süreklilik Üzerine
Türkiye’de “ulusalcılık” adı altında konuşulan şeyin, çoğu zaman yalnızca güncel siyasal aktörler, televizyon yorumcuları ya da belli partiler etrafında ele alındığını görüyorum. Oysa meselenin bundan daha derin olduğunu düşünüyorum. Burada söz konusu olan şeyin sadece bir siyasi eğilim değil; devletin içinde uzun süredir etkisini koruyan, anti-liberal, güvenlikçi, otoriter ve halktan çok devlete yaslanan bir ideolojik damar olduğuna inanıyorum.
Bu damarın köklerinin Cumhuriyet döneminin de ötesine, Osmanlı’nın son dönemine kadar uzandığını düşünüyorum. Osmanlı’nın Birinci Dünya Savaşı öncesinde ve sırasında Almanya ile kurduğu yakın ilişkinin yalnızca askerî ya da diplomatik gerekçelerle açıklanmasının eksik kaldığını düşünüyorum. Din ortak değil, etnik köken ortak değil; buna rağmen kurulan yakınlık dikkat çekici. Bu nedenle bu ilişkinin arkasında yalnızca stratejik çıkarların değil, devletin örgütlenme biçimi, otorite anlayışı ve milliyetçi-devletçi ideoloji bakımından da bir yakınlık bulunduğuna inanıyorum.
Resmî tarihin bu alanı özellikle daralttığını düşünüyorum. Uzun yıllar boyunca Osmanlı-Alman yakınlığı, yalnızca “kaybedilen toprakları geri alma umudu” ya da “zorunlu ittifak” çerçevesinde anlatıldı. Oysa ben bu açıklamanın meselenin ancak görünen kısmını karşıladığını düşünüyorum. Asıl önemli olanın, devlet aklının hangi ideolojik referanslarla şekillendiği ve hangi benzerlikler üzerinden kendisine doğal müttefikler bulduğu olduğunu düşünüyorum.
Benzer şekilde, İkinci Dünya Savaşı sırasında Almanya’nın Türkiye’ye saldırmamış olmasının da yalnızca dönemsel jeopolitik hesaplarla açıklanamayacağını düşünüyorum. Türkiye’nin doğrudan düşman kategorisine yerleştirilmemesinde, burada zaten kendilerine tümüyle yabancı olmayan bir devlet geleneği ve zihniyet bulunduğunun farkında olmalarının da payı olduğunu düşünüyorum.
İkinci Dünya Savaşı sonrasında ise tablonun yeni bir biçim aldığını görüyorum. Stalin’in Türkiye üzerindeki baskısı, devleti NATO’ya yöneltti. Ancak bu yönelimin, devletin bütün katmanlarının içten ve tutarlı biçimde Batıcı olduğu anlamına gelmediğini düşünüyorum. Türkiye’nin resmî yönelimi Batı’ya dönmüş olsa da, devletin içindeki belirli unsurların Amerika’ya, liberalizme, çoğulculuğa ve gerçek anlamda demokratik siyasete karşı mesafeli, hatta düşmanca bir tavrı sürdürdüğünü düşünüyorum.
Bu nedenle Soğuk Savaş dönemi boyunca Türkiye’de palazlanan çeşitli yapıları, yalnızca dış politikanın gereği ya da anti-komünist reflekslerle açıklamıyorum. Burada aynı zamanda devlet içindeki farklı ideolojik damarlar arasında bir denge savaşı yaşandığını düşünüyorum. Bir tarafta NATO’cu sağ, dini yapılar ve kontrollü milliyetçilik; diğer tarafta ise daha kapalı, daha devletçi, daha anti-Amerikancı ve daha otoriter bir çekirdek görüyorum. Türkiye’nin siyasal tarihini, partiler arasındaki mücadeleden çok, devletin ruhuna hangi zihniyetin hâkim olacağı kavgası olarak da okuyorum.
Bugün “ulusalcılık” diye adlandırılan çizginin, tam da bu tarihsel sürekliliğin güncel biçimi olduğunu düşünüyorum. Bu çizgi kendisini zaman zaman laiklik, zaman zaman anti-emperyalizm, zaman zaman devletin bekası, zaman zaman da milliyetçilik üzerinden meşrulaştırıyor. Ancak bütün bu farklı söylemlerin altında, demokratik toplumu sınırlayan, özgürlüğe kuşkuyla yaklaşan ve halktan çok devletin iç düzenini esas alan bir zihniyet görüyorum.
Bu nedenle ulusalcılığı yalnızca bir fikir akımı olarak değil, aynı zamanda bir vesayet mantığı olarak değerlendiriyorum. Toplumu temsil etmeyen ama devleti temsil ettiğini iddia eden, seçimden çok kadroları, halktan çok kurumları, özgürlükten çok denetimi esas alan bir siyasal refleksin burada belirleyici olduğunu düşünüyorum.
Bu yapının Atatürk’le ilişkisini ise ayrıca değerlendirmek gerektiğine inanıyorum. Atatürk’ün bu çizginin doğrudan ve mutlak temsilcisi olduğu düşüncesi bana ikna edici gelmiyor. Aksine, Atatürk ile etrafındaki bazı kadrolar ve devlet içindeki daha katı damarlar arasında ayrım yapılması gerektiğini düşünüyorum.
Atatürk’ün ölümü konusunda da resmî anlatının yeterince ikna edici olmadığını düşünüyorum. Atatürk’ün sirozdan öldüğüne dair açıklama bana hayatın olağan akışına tam oturmayan bir durum gibi geliyor. Gerçek hayatta uzun yıllardır sokakta yaşadığını, öz bakımına dikkat etmediğini, ağır alkol kullandığını bildiğim evsiz bir adamın bile sirozdan ölmemiş olması ortadayken, Atatürk gibi bir devlet adamının, üstelik iyi bakılan, sürekli göz önünde olan, her türlü imkâna erişimi bulunan ve hiç de cahil olmayan bir insanın sirozdan öldüğüne inanmamızın beklenmesini şaşırtıcı buluyorum. Burada kesin hüküm vermiyorum; ancak resmî anlatının sorgulanmaya değer ölçüde tuhaf olduğunu düşünüyorum.
Bugünkü Türkiye’de ulusalcı çizginin asıl gücünü toplumdan değil, devletin belirli katmanlarından aldığını düşünüyorum. Türk toplumu genel hatlarıyla daha muhafazakâr, daha geleneksel ve daha Sünni bir sosyolojiye sahip. Buna karşılık ulusalcı damarın dayandığı zeminin daha çok bürokratik, güvenlikçi ve ideolojik bir zemin olduğunu görüyorum. Bu yüzden bu çizginin toplumsal meşruiyetinin doğal ve kendiliğinden değil, devlet içi etkiler üzerinden kurulduğunu düşünüyorum.
Türkiye’de dindar görünümlü milliyetçilik ile seküler görünümlü ulusalcılık arasında görüldüğünden daha fazla benzerlik olduğunu düşünüyorum. İkisi de farklı diller kullansa da, toplumu disipline etme arzusu, özgürlük alanlarını daraltma eğilimi, devleti kutsallaştırma refleksi ve muhalif alanı baskılama yöntemi bakımından aynı zihniyet evrenine yaklaşıyor. Aralarındaki farkın çoğu zaman özden çok üslup farkı olduğunu düşünüyorum.
Bu nedenle Türkiye’de uzun süre toplumun “şeriat geliyor” korkusuyla belli merkezlere yönlendirilmiş olmasını da, sonrasında aynı çevrelerin İran, Rusya ya da benzer otoriter eksenlerle kurduğu yakınlığı da tesadüf olarak görmüyorum. Burada ilkesel bir siyaset değil, araçsal bir siyaset görüyorum. Dün başka bir tehlike gösterilerek toplum hizalandı, bugün başka bir jeopolitik söylem üzerinden aynı zihniyet başka bir pozisyona yerleşti. Asıl meselenin hiçbir zaman demokrasi ya da hukuk değil, devlet üzerindeki nüfuzun kimde olacağı meselesi olduğunu düşünüyorum.
Türkiye’de Amerikan karşıtlığının, İran ve Rusya’ya dönük sempatinin, Avrasyacı dilin, S-400 gibi tercihler etrafında üretilen siyasal hattın ve son yıllarda güçlenen anti-liberal söylemin altında da bu çizginin etkisi bulunduğunu düşünüyorum. Devletin içinde uzun süredir etkili olan bu ideolojik damar, farklı dönemlerde farklı aktörlerle yürüyor; kimi zaman sağcı, kimi zaman solcu, kimi zaman milliyetçi, kimi zaman sözde anti-emperyalist figürleri kullanarak kendisini yeniden üretiyor.
Türkiye’de yaşanan birçok karanlık olayın da bu çerçevede yeniden düşünülmesi gerektiğine inanıyorum. Madımak, Çorum, Maraş, 15 Temmuz ve benzeri kırılma anlarının yalnızca görünen aktörler üzerinden açıklanmasını yetersiz buluyorum. Bu olayların arka planında, siyasal alanı yeniden dizayn etmeye çalışan, aktörleri köşeye sıkıştıran, toplumsal gerilimleri araçsallaştıran daha derin devlet refleksleri olduğunu düşünüyorum. Burada kesinleşmiş yargılar vermekten çok, tekrar eden örüntülere dikkat çekiyorum.
Mevcut iktidarla bu yapı arasındaki ilişkinin de basit bir destek ilişkisi olmadığını düşünüyorum. Zaman zaman çatışan, zaman zaman uzlaşan, zaman zaman birbirini kullanan bir karşılıklı çıkar ilişkisi görüyorum. Bu nedenle Türkiye’de uygulanan birçok baskıcı ve özgürlük karşıtı politikanın yalnızca Erdoğan’ın kişisel siyasal çizgisiyle açıklanmasını eksik buluyorum. Demokrasi alanının daraltılması, hukukun baskılanması, özgürlüklerin kısıtlanması, devletin topluma karşı daha sert ve disiplinci bir hatta ilerlemesi; bana göre yalnızca günlük siyasetin değil, daha derin bir devlet ideolojisinin ürünü.
Bu noktada Erdoğan’ı da tek başına belirleyici bir özne olarak görmüyorum. Onu, zaman zaman bu yapılarla çatışan, zaman zaman onlarla uzlaşan, zaman zaman da onların ürettiği zeminden beslenen bir siyasal figür olarak görüyorum. Dolayısıyla ortada tek merkezli bir iktidardan çok, birbirini kullanan, birbirine alan açan ve gerektiğinde birbirine karşı mevzilenen klikler düzeni olduğunu düşünüyorum.
Muhalefet açısından bakıldığında sorunun daha da ağırlaştığını görüyorum. Türkiye’de herhangi bir muhalefet hareketinin yalnızca seçim kazanarak bu yapıları aşmasının mümkün olmadığını düşünüyorum. Çünkü mesele yalnızca mevcut iktidarı yenmek değil. Aynı zamanda devletin içindeki yerleşik vesayet odaklarını, güvenlikçi ulusalcı çekirdeği ve bürokratik ideolojik sürekliliği de aşmak gerekiyor. Bunun da Türkiye’de demokratik dönüşümün neden bu kadar zor olduğunu açıkladığını düşünüyorum.
Bu çerçevede bazı muhalif aktörlerin neden sürekli hedef alındığını da yalnızca oy oranlarıyla açıklamıyorum. Bazı siyasi figürlerin yükselişini sadece seçim hesabı olarak değil, devlet içi dengeleri bozma ihtimali üzerinden de okuyorum. Bu nedenle parti içi mücadeleleri, liderlik savaşlarını ve kamuoyunda yürütülen itibarsızlaştırma süreçlerini yalnızca görünen nedenlerle değil, perde arkasındaki ideolojik ve kurumsal gerilimlerle birlikte değerlendiriyorum.
Türkiye’nin içinde bulunduğu açmazın tam da burada ortaya çıktığını düşünüyorum. Bir yanda mevcut iktidarın baskıcı pratiği, diğer yanda devlet içindeki eski ve sert ideolojik çekirdek bulunuyor. Biri sandıktan, diğeri kurumdan güç alıyor; fakat her ikisi de özgür toplum fikrini zayıflatıyor. Bu tablo içinde gerçek bir demokratik çıkışın, ne otoriter muhafazakârlıkla ne de devletçi-ulusalcı vesayetle uzlaşan bir çizgiden gelmeyeceğini düşünüyorum.
Bu nedenle Türkiye’de gerçek alternatifin, halka güvenen, hukuku esas alan, özgürlüğü savunan ve devleti toplumun üstünde kutsallaştırmayan güçlü bir sosyal demokrat hatta dayanması gerektiğine inanıyorum. Çünkü hem iktidarın bugünkü baskıcı yapısına hem de devlet içindeki eski karanlık odaklara aynı anda mesafe koyabilecek bir siyasal çizginin ancak böyle kurulabileceğini düşünüyorum.
Sonuç olarak “ulusalcılık” dediğim şeyin, yalnızca bir siyasi tercih değil; Türkiye’de devletin içinde uzun süredir etkili olan, anti-liberal, güvenlikçi, halktan çok devlete yaslanan, gerektiğinde sağla da solla da ilişki kurabilen sert bir ideolojik çekirdek olduğunu düşünüyorum. Türkiye’de yaşanan birçok çelişkiyi, siyasal savrulmayı ve karanlık gelişmeyi anlamak için bu yapının hesaba katılması gerektiğine inanıyorum. Türkiye’nin geleceğinin ise bu vesayetçi zihniyetin farklı versiyonları arasında seçim yapmaktan değil; hukuka, özgürlüğe ve gerçek demokratik meşruiyete dayalı yeni bir siyasal zemin kurmaktan geçtiğini düşünüyorum.
Metindeki fikirler ve özgün içerik bana aittir; ChatGPT yalnızca Türkçe imla, noktalama ve editoryal düzenleme desteği sağlamıştır.
- Bağlantıyı al
- X
- E-posta
- Diğer Uygulamalar
- Bağlantıyı al
- X
- E-posta
- Diğer Uygulamalar
Yorumlar
Yorum Gönder