Adem ile Havva’nın Cennetten Atılmasına Neden Olan Günah Gerçekten Bir Elma mıydı?
Adem ile Havva hikâyesi yüzyıllardır insanlığa aynı görüntüyle anlatıldı: yasak bir meyve, işlenen ilk günah ve ardından cennetten kovuluş. Ama ben uzun zamandır bu hikâyedeki elmanın gerçek bir elma olduğuna inanmıyorum. Hatta daha ileri giderek şunu düşünüyorum: Sadece elma değil, bu hikâyenin tamamı baştan sona sembolik bir anlatımdır.
Adem ile Havva’nın cennetten kovulmasına sebep olan asıl günah sekstir. Elma ise, bu günahın adını bile anmaya utananların kullandığı bir örtüdür. Hristiyanlıkta bu yüzden yeni doğan çocuklar vaftiz edilerek günahlarından arındırılır. Çünkü her yeni doğan çocuk, bir günahın ürünüdür: seks.
Belki de burada anlatılan şey, sanıldığı gibi basit bir itaatsizlik değildi. Belki “yasak meyve” denen şey, doğrudan söylenemeyen bir arzunun sembolüydü. Benim düşünceme göre bu arzunun merkezinde cinsellik vardı. Yani hikâyede açıkça adı konmayan, ama sembollerle gizlenen esas mesele üreme, birleşme, çoğalma ve hayatın başlamasıydı.
Bu ihtimal ilk bakışta sert gelebilir. Ama düşününce hiç de uzak görünmüyor. Çünkü birçok eski anlatıda cinsellik açıkça söylenmez; onun yerine semboller kullanılır. Meyve, ağaç, bilgi, çıplaklık, utanma… Bunların hepsi, yalnızca ahlaki değil, bedensel ve varoluşsal bir dönüşüme de işaret ediyor olabilir. Özellikle de Adem ile Havva’nın o eylemden sonra birdenbire çıplaklıklarının farkına varması, utanmayı öğrenmesi ve sonra da dünyaya gönderilmesi, bana hep bunun sadece bir “meyve yeme” hikâyesi olmadığını düşündürmüştür.
Hristiyanlıkta yeni doğan çocuğun bile “ilk günah” fikriyle ilişkilendirilmesi de bu sembolizmi daha çarpıcı hale getiriyor. Vaftiz, bu günahın izinden arınma ritüeli gibi yorumlanıyor. Burada insanın doğumu bile, sanki kusursuz bir durumdan düşüşün devamı gibi ele alınıyor. Bu durumda ister istemez şu soru doğuyor: Acaba cennetten kovulmaya neden olan şey, tam da insan soyunun çoğalmasını sağlayan o eylem miydi? Yani seks, yalnızca biyolojik bir birleşme değil; aynı zamanda acının, arzunun, eksikliğin, korkunun ve ölümlülüğün başladığı kapı mıydı?
Ama benim asıl düşündüğüm şey bundan da öte.
Ben cennet ile cehennemi gerçek, fiziksel mekânlar olarak düşünmüyorum. Bana göre bunlar da semboller. Adem ile Havva da iki tarihsel kişi olmaktan çok, bizim varoluş öncesi hâlimizin sembolik anlatımı olabilir. Yani bu hikâye, bir çift insanın başına gelen olaydan çok, canlılığın başlamasını anlatan büyük bir metafor olabilir.
Belki “cennet”, henüz canlılığın başlamadığı durumdu. Henüz açlığın olmadığı, korkunun olmadığı, arzunun olmadığı, kalp çarpıntısının olmadığı, ayrılık korkusunun olmadığı hâl. Bir başka deyişle, henüz hayatın başlamadığı sessizlik. Ne zaman ki ilk hücre oluştu, ne zaman ki çoğalma başladı, ne zaman ki organizmalar meydana geldi, ne zaman ki beden ortaya çıktı ve damarlarında kan dolaşmaya başladı, işte o anda cennet sona erdi.
Çünkü yaşamak, huzurun bozulmasıdır biraz da. Yaşıyorsan arzun vardır. Açlığın vardır. Korkun vardır. Beklentilerin vardır. Hayallerin vardır. Heyecanın vardır. Kaybetme ihtimalin vardır. Acı çekme ihtimalin vardır. Ölüm korkun vardır. Yani yaşam dediğimiz şey, aynı zamanda eksiklik ve gerilim demektir. Belki de “cennetten kovuluş” denen şey tam olarak budur: saf dinginlikten, bedensel varoluşun içine düşmek.
Bu yüzden cehennem fikrinin de başka türlü okunabileceğini düşünüyorum. Belki cehennem ölümden sonra gidilen bir yer değildir. Belki cehennem, canlı olmanın kendisinde saklıdır. Damarlarımızda dolaşan kan, arzularımızı ve korkularımızı taşıyan o kırmızı akış, cehennemin ateşi gibi düşünülmüş olabilir. Zaten cehennemi kırmızıyla, ateşle, yanmayla sembolize etmemiz de boşuna olmayabilir. Kan kırmızıdır. Hayat kırmızıdır. Ama aynı zamanda acı da kırmızıdır. Yaralanma da kırmızıdır. Öfke de kırmızıdır. Belki cehennem, dünyanın altında değil; bedenin içindedir.
O zaman cennet de başka bir şey olur. Belki cennet, hiç doğmamış olmaktır. Hiç canlı olmamış olmak. Damarlarında kan dolaşmayan hâl. Arzuya, korkuya, kaygıya, açlığa, özleme ve acıya henüz açılmamış o sessiz durum. Ne zaman ki bir organizmaya dönüşüyorsun, ne zaman ki bedenin oluyor, ne zaman ki yaşamın içine giriyorsun, işte o anda cennetten kovulmuş gibi oluyorsun.
Ben bu hikâyeyi böyle okuyorum.
Bana göre eski insanlar bazı büyük hakikatleri sezmiş olabilirler. Ama onları bugünkü biyoloji diliyle, psikoloji diliyle ya da felsefe diliyle anlatmadılar. Onlar bunu rüya gibi anlattılar. Görüntülerle, sembollerle, masallarla, kutsal hikâyelerle anlattılar. Elma dediler, ağaç dediler, yasak dediler, cennet dediler, cehennem dediler. Belki bunların hiçbiri düz anlamıyla gerçek değildi. Ama hepsi, varoluşun ağır yükünü anlatmak için seçilmiş güçlü sembollerdi.
Bu yüzden ben Adem ile Havva hikâyesinin bir tarih anlatısı değil, bir varoluş anlatısı olduğunu düşünüyorum. İnsanlığın nasıl “doğduğunu” değil, hayatın ne pahasına başladığını anlatıyor olabilir. Yasak meyve, bilgi değil; bedene iniş olabilir. Kovuluş, ceza değil; canlılığa geçiş olabilir. Cehennem, ölüm sonrası değil; yaşamın ta kendisi olabilir.
Belki de insanlar yüzyıllar önce şunu gördüler:
Hayat bir ödül değil sadece.
Hayat aynı zamanda düşüştür.
Doğmak, bir cenneti kaybetmektir.
Ve belki bu yüzden cennetle cehennem başka âlemlerde değil, burada.
Tam bu dünyada.
Tam bu bedenin içinde.
Yorumlar
Yorum Gönder