Türkiye’de çok yaygın bir kanaat var: Adalet ve Kalkınma Partisi, Recep Tayyip Erdoğan önderliğinde artık yalnızca bir siyasi parti değil; adeta devletin kendisi haline geldi. Ben bu düşüncenin doğru olmadığını düşünüyorum. Çünkü benim gözümde “iktidar olmak” ile “devlet olmak” aynı şey değil.
Bir partinin seçim kazanması, kurumları kontrol etmesi, muhalefeti bastırması, bürokraside etkisini artırması ya da toplumun geniş bir kesimi üzerinde güçlü bir psikolojik hakimiyet kurması; bunların hepsi büyük güç göstergesidir. Ama yine de devlet olmak için yetmez. Devlet olmak başka bir kabiliyet ister. Daha derin, daha soğukkanlı ve daha kalıcı bir kabiliyet.
Benim tarif ettiğim devlet, yalnızca iktidar partisinde bulunan bir yapı değildir. Asıl devlet dediğimiz şey, hem iktidarın içinde hem de muhalefetin içinde aynı anda var olabilen bir mekanizmadır. Bugün A Partisi kazanır, yarın B Partisi gelir; ama bazı insanlar, bazı ilişkiler, bazı çıkar ağları her dönemde orada kalmayı başarır. Kim kazanırsa kazansın yeni gelenin içine sızar, yerleşir, yön verir ve sonunda kendi menfaatini korur. İşte bana göre devlet budur: Seçim sonuçlarına bağımlı olmayan, renk değiştirebilen, kendini yeniden üretebilen o kalıcı mekanizma.
Recep Tayyip Erdoğan ise bütün siyasi yeteneklerine rağmen bunu başaramadı. Evet, çok büyük bir hareket kabiliyeti sergiledi. Rakiplerini tasfiye etme konusunda olağanüstü bir beceri gösterdi. Yıllar boyunca siyasetin merkezinde kalmayı başardı. Gücü topladı, alan açtı, sistemi kendi lehine zorladı. Fakat bütün bunlara rağmen gerçek anlamda “devlet” olamadı. Çünkü devlet olabilmek için insanın yalnızca kendi çevresini büyütmesi yetmez; kendi karşıtını da üretmesi, kendi alternatifi üzerinde de etkili olması, kısacası hangi tabela iktidara gelirse gelsin perde arkasında kalabilmesi gerekir.
Ben Erdoğan’da böyle bir vizyon hiç görmedim. Kendi tezatını yaratmak, kendi kendine muhalefet etmek, birden fazla siyasi damarın içine aynı anda nüfuz etmek, yarın başka bir kadro iktidara gelse bile kendi çıkarlarını orada da güvence altına almak… Bunlar onun yaptığı şeyler değil. O, daha çok kendi safını büyüten, kendi çevresini tahkim eden, kendi sadakat ağını kuran bir lider profili çizdi. Bu onu çok güçlü yaptı; ama devlet yapmadı.
Bu yüzden karşımızdaki manzara, göründüğü kadar mutlak bir güç manzarası değil. Tam tersine, onca tecrübeye, onca yıla, onca zafere rağmen hala çatışmadan beslenen bir siyasetçinin manzarası. Hala varlığını büyük ölçüde karşıtlarının varlığından alan, uzlaşmayla değil gerilimle ayakta kalan, toplumun tamamından saygı görmese bile kutuplaşma sayesinde merkezde kalabilen bir lider görüyorum. Bu da bana şunu düşündürüyor: Gerçekten muktedir olan yapı, kendini yalnızca dostlarıyla değil düşmanlarıyla da yeniden üretebilendir. Erdoğan bunu yapamadı.
Bu nedenle bugün kurulduğu sanılan gerçekliğin kalıcı olduğuna inanmıyorum. Çünkü bu yapı, ilkeye değil büyük ölçüde menfaate dayanıyor. Menfaat ise sonsuz değildir. Çıkar ilişkileri güçlü görünür ama kalıcı sadakat üretmez. Bir yere kadar insanları bir arada tutar; sonra kaynak daralır, paylaşım zorlaşır, beklentiler büyür ve aynı sofraya oturanlar birbirinin rakibi haline gelir.
Bir düzen, ülkenin bir kesiminden çekip öbür kesimine dağıtarak uzun süre yaşayabilir. Ama sömürülecek alan daraldığında, taşınacak yük kalmadığında, doyurulacak çevre büyüyüp kaynak küçüldüğünde o düzen kendi içine dönmeye başlar. Dışarıyı tüketen yapı, sonunda içeriyi tüketir. Dün aynı gemide olanlar, yarın birbirini boğazlamaya başlar. Çünkü onları bir arada tutan şey ortak ideal değilse, ortak menfaat bittiği anda geriye sadece paylaşım kavgası kalır.
İşte bu yüzden ben bugünkü tabloya bakınca “devlet olmuş bir lider” görmüyorum. Çok güçlü, çok mahir, çok tecrübeli ama yine de sınırları olan bir siyasetçi görüyorum. Ve o sınır tam da burada başlıyor: Kendi iktidarını büyüttü, ama kendinden bağımsız bir kalıcılık üretemedi. Bu yüzden yarattığı sahte gerçeklik, bir gün onunla birlikte dağılacak. Geriye devlet değil, uzun sürmüş bir iktidar dönemi kalacak.
Türkiye’de “devlet olmaya” en yakın olan yapı bence iktidarın görünen yüzü değil, partiler üstü hareket edebilen kadrolardır.
Peki Türkiye’de kim devlet olmaya yakın?
Bana göre bunlar yalnızca iktidar partisinin içinde bulunan insanlar değil. Aynı zamanda kabinedeler, saraydalar, iktidar ortağının içindeler. Dahası, en büyük muhalefet partisinin içinde de varlar. Muhalefetteki bazı küçük partilerin ise yalnızca içinde değiller; neredeyse tamamına sahipler.
Bu çevreyi bilinen adıyla ulusalcılar, milliyetçiler, hatta yer yer nasyonal sosyalist damara yakın yapılar olarak tarif edebiliriz. Türkiye’nin derin siyasal reflekslerinde, devlet aklında, güvenlikçi çizgisinde ve resmi ideolojik sertliğinde onların izini görmek mümkün. Ergenekon sürecinden çıkan kadroların zamanla yeniden siyasal alanın içine dağıldığını düşündüğümüzde, bu tablonun daha da görünür hale geldiğini söyleyebiliriz.
MHP’de varlar. CHP’de varlar. İYİ Parti’de varlar. Vatan Partisi’nde varlar. Zafer Partisi’nde varlar.
Ve yetmedi: AKP’de de varlar.
Evet, belki işin en ilginç tarafı da bu. Bir zamanlar FETÖ’ye yakın isimleri milletvekili yapan AKP, son yıllarda ulusalcı çizgiye daha yakın isimleri öne çıkarmaya başladı. Bu da bize Türkiye’de partilerin kimliklerinden daha büyük bir şey olduğunu gösteriyor: Devamlılığını koruyan bir devlet refleksi, bir kadro omurgası, bir çizgi.
İşte bu yüzden ben Türkiye’de devlet olmaya en yakın grubun bunlar olduğunu düşünüyorum.
Barınmakta zorlandıkları ya da tam anlamıyla nüfuz edemedikleri alanlar ise daha çok Kürt siyasi hareketi ile liberal-muhafazakâr partilerdir. Çünkü bu iki damar, devletin geleneksel güvenlikçi ve merkeziyetçi karakteriyle daha fazla gerilim yaşar. Bu yüzden sistemin asli unsuru olmaktan çok, daha fazla dışarıda bırakılan veya sınırda tutulan yapılar olarak kalırlar.
Yorumlar
Yorum Gönder